suruc 2

Suruç: Provokasyon değil, savaş

Foti Benlisoy - 21 Temmuz 2015 - Güncel Politika / Teorik Tartışmalar / Türkiye / Türkiye Solu / Ulusal Sorun

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Suruç’taki katliam bir “provokasyon”, yani siyasal gelişmeleri şu ya da bu yönde etkilemek amacıyla girişilmiş “karanlık” bir kışkırtma değildir; açık, aleni, isterseniz “şeffaf” bir savaş eylemidir. IŞİD’in “savaşını” sınırın bu tarafına taşıdığının ilanıdır.

Saldırı göstere göstere geldi. AKP hükümetlerinin Arap coğrafyasındaki siyasal ve sosyal alt üst oluşu bölgesel bir güç olmak için kullanma hevesinin kışkırttığı, mezhepçi karakteri açık dış siyasetinin ülkeyi bir “Pakistanlaşma” tehlikesiyle karşı karşıya getirdiği zaten çokça söylenmişti.

Hatırlayalım: Pakistan Afganistan’da Sovyet işgaline karşı Hikmetyar’ınki gibi İslamcı gruplara, sonra patlak veren iç savaşta da Taliban’a aktif destek vermiş, bu gruplara büyük lojistik ve diplomatik-siyasi destek sağlamıştı. Ancak Afganistan’ın bu çatışmalar içerisinde çökmesi, toplumsal yapısının lime lime olması ve etnik-mezhebi çatışmaların artması, sonra dönüp Pakistan’ı vurmuştu. Mezhepçi şiddet Pakistan’a yayılmış, Şii karşıtı İslamcı saldırılar artmış, ülkedeki köktenci İslamcı akımların gücü ve etkisinde (özellikle Afgan sınırına yakın bölgelerde) bir patlama yaşanmıştı.

Pakistan liderliği de tıpkı AKP hükümeti gibi, Afganistan’daki çözülmeyi jeostratejik çıkarlarını maksimize edecek bir fırsat, bir “stratejik derinlik” imkânı olarak görmüştü. Ne var ki başlangıçta CIA ile kol kola girilen yol, ülkeyi istikrarsızlaştıran, devlet kurum ve personelini sponsoru olunan rakip silahlı güçlerin etkisine açık hale getiren bir “bumerang etkisi” yaratmıştı.

“Denge ve fren”

Ancak Türkiye devletinin IŞİD ve benzeri güçlerle kurduğu ilişkilerin, sadece AKP’nin (hafif bir tabirle) “maceracı” diyebileceğimiz dış siyasa perspektifiyle izah edilemeyecek bir başka boyutu daha söz konusu. Taktiksel değil, “stratejik”  diye tanımlayabileceğimiz ve “devlet geleneği” ile alakalı bir başka boyut.

Arap devlet sisteminin (Libya ve Yemen’i şimdilik boş verelim) Irak ve Suriye’de gördüğümüz üzere çözülüyor olması, Türk dış siyasetinin “diyakronik” bir köşe taşının gözden geçirilmesini gerekli kılıyor:

Sömürgecilik sonrası Arap devlet sisteminin dimdik ayakta olduğu yıllarda Türkiye, Irak, Suriye (ve elbette İran) arasında Kürtlerin bölünmüş ve boyunduruk altında tutulması konusunda (netameli de olsa) bir mutabakat söz konusuydu. Bu dört devlet de zaman zaman muarızı saydığı devlete karşı o devletin tebaası olan Kürtlerle pragmatik ilişkilere elbette giriyordu. Ancak konjonktürel ihtilaflar bir yana, bir bütün olarak mevcut devletler sistemi, Kürtlerin bölünmüş ve devletsiz bir halk olarak kalmalarının adeta sigortasıydı.

Önce Irak, daha sonra da Suriye’nin çözülmesi, IŞİD’in iki ülke sınırını dozerlerle berhava etmesine binaen “Sykes-Picot sisteminin sona ermesi”, Kürtlerin boyunduruk altında kalmasını garanti eden bu güçler dengesini belki de geri dönülemeyecek şekilde ortadan kaldırdı.

Dolayısıyla Kürtlerin kendi kendilerini yönetmeye dönük taleplerini bastırmayı bir numaralı önceliği olarak gören Türkiye devleti açısından bu devletler sisteminin yerine yeni bir şeyler koymak gerekiyor. Üstelik ABD’nin tam da bu hususta giderek daha “güvenilmez” sayıldığı koşullarda.

Arap devletler sisteminin dağılmasıyla Kürtlerin (hele hele Türkiye açısından temel tehdit unsuru sayılan Kürt Özgürlük Hareketi’nin) bölgedeki yükselişine karşı yeni “denge ve fren” mekanizmaları esaslı bir gereklilik. ABD arabuluculuğu ve sermaye ihracı vasıtasıyla Güney Kürdistan yönetimiyle kurulan ilişkiler, bu yükselişe karşı “yumuşak” bir denge ve fren mekanizmasıydı.

Ancak Rojava kantonları Güney Kürdistan değil. Türkiye devleti açısından otuz yılı aşkın zamandır “bir numaralı güvenlik tehdidi” sayılan Kürt Özgürlük Hareketi’nin Rojava’daki deneyi, bir biçimde bastırılması ya da hiç değilse deradikalize edilip burnunun sürtülmesi gereken “sert” bir düşman. Bölge devletlerinin çözüldüğü koşullarda bu “tehdide” haddini bildirecek “devlet altı aktörlere” ihtiyaç giderek artıyor.

IŞİD bölgedeki devlet altı aktörler arasında şimdilik en güçlü, en etkili olanı. Onun ideolojik-politik yönelimi, yani katı cihadi-tekfiriliği (sanıldığının aksine), yuvarlanan AKP tenceresi için biçilmiş kapak değil. AKP daha “yumuşak” (mesela Müslüman Kardeşler tipi) bir İslamcı sosa bulanmış bir Arap milliyetçiliğinin Kürtlerin önüne çıkmasını elbette tercih ederdi. Böyle bir durum, uluslararası alanda da pürüzlere muhtemelen yol açmazdı.

Ancak “sahada” etkili olabilecek böyle bir alternatif yok. Elde şimdilik IŞİD var. Dolayısıyla ister istemez, yani devletler sisteminin çözülmesiyle oluşan boşluğu dolduracak ve Kürtleri dengeleyip frenleyecek devlet altı aktörlere ihtiyaç gereği IŞİD ön plana çıkıyor.

Eğer Kürt meselesiyle bağlantılı bu ikinci boyut söz konusu olmasaydı, IŞİD ile devlet arasındaki “derin” münasebetlerin uluslararası (ABD diye okuyun) basınç karşısında minimize edilmesi muhtemelen çok daha kolay olurdu.

“Bedeli ne olursa olsun…”

Suruç’taki katliamla Erdoğan’ın, “tüm dünyaya sesleniyorum: Bedeli ne olursa olsun, Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye’nin güneyinde devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz” sözleriyle ne demek istediğini daha iyi anlıyoruz.

Kürtlerin kendi kendilerini yönetme girişimlerine “müsaade etmemek” adına şimdiye kadar zaten Kürt siyasal grupları birbirine düşürülmeye, PYD tecrit edilmeye çalışılmış, yetmedi cihatçı silahlı güçlerin Rojava’ya saldırılarına yol verilmiş, hatta Arap aşiretleri Kürtlere karşı kışkırtılmıştı.

Ancak olmadı, bütün bunlar “kesmedi”. Şimdi sıra Erdoğan’ın kastettiği “bedele” geldi: Rojava’yı bastırmak adına savaşın sınırın bu tarafına taşınması.

Bu saldırının doğrudan doğruya Erdoğan ve ekibinin tezgâhladığı bir gayri nizami harp operasyonu olup olmadığını kesin olarak bilmek mümkün değil. Bilebildiğimiz, bu katliamın Erdoğan’ın siyaseten birinci dereceden sorumlu olduğu bir “durumun”, yukarıda anılan tabirle “Pakistanlaşma” halinin bir ifadesi olduğu.

Burada daha da ürkütücü olan, IŞİD ve benzerleriyle karanlık ilişkiler geliştirme tercihinin potansiyel olarak sadece AKP’ye has olmaması. Devlet güvenlik aygıt ve personeli için de IŞİD ve benzeri devlet altı aktörler, Türkiye açısından oluşan stratejik boşlukta bir opsiyon haline geliyor. Başka bir deyişle, güvenlik aygıtının bu örgüt ve benzerleriyle kurmuş olduğu münasebetlerin süreklileşmesi pekâlâ mümkün. (1990’lı yıllarda PKK’nin yükselişine karşı Hizbullah’ın kollanması, devletimizin “âli menfaatleri” söz konusu olduğunda öyle “laik” takıntılarının pek olmadığını zaten göstermiş olmalı.)

IŞİD ile girilen karanlık ilişkilerin boyutları elbet biz sıradan faniler için tam olarak bilinebilecek bir husus değil. Ancak basına yansıdığı kadarıyla dahi özellikle ülkenin istihbarat servisinin IŞİD’e sızmış olduğu izlenimi oluşuyor. Bilindiği gibi böyle “infiltrasyon” girişimleri asla sadece tek taraflı değildir. Karşı taraf da sizin içinize sızmaya, sizin onu kullanmaya çalıştığınız gibi sizi kullanmaya çalışır. İster istemez, bazen farketmeden bir “ortak yaşarlık” ilişkisi şekillenmeye başlar. Kimin kimi “enstrümanlaştırdığının” belirsiz olduğu bir puslu hava (yani “Pakistanlaşma”) hâkim olur.

Neticede IŞİD’le girilen kapsamı belirsiz ilişkilerin Arap devlet sisteminin çözüldüğü koşullarda (ileride belki AKP’yi bile aşabilecek) daha “derin” stratejik “potansiyelleri” söz konusu. Üstelik IŞİD’in etki ve “prestijiyle” Türkiye içindeki siyasal İslamcı coğrafyada da kırılmalara neden olan bir güç olduğu, yani asla sadece bir “dış” faktör olmadığı da unutulmamalı. IŞİD tipi katı cihatçı-tekfirci düşünce ve pratiklerin Türkiye sınırları dahilinde de belli kısıtlarla da olsa bir siyasal-toplumsal etkisi var. Yani devletin Kürt karşıtı pragmatizminin yarattığı “derin” ilişkilerin toplumda da karşılığı, öyle kolay geri döndürülmesi mümkün olmayan etkileri olacaktır.

Sonuç olarak Kürtlerle Türkiye’de (ve elbette “bölgede”) eşitlik ve adalet temelinde bir barış söz konusu olmadığı sürece “Pakistanlaşma” ihtimali, somut ve yakıcı bir tehdit olmaya devam edecek. Hatta korkarım, belki de Suruç’la kuvveden fiile geçmeye başlayacak. Bu tehlikeyi kesin olarak bertaraf edebilmenin yegâne yolu, Kürtlerin barış talebine daha sıkı bir biçimde sarılmamızdan geçiyor. Çünkü Kürtlerin uzattığı barış elini tutmamanın (Erdoğan’ın kastettiği anlamda) “bedeli”, geçen her gün hepimiz için daha ağır hale gelecek.  Kitlesel ve yaygın, toplumsallaşmış bir barış hareketinin inşa ve müdahalesine her zamankinden daha çok muhtacız…

Barışı kazanmalı, onu kaybettiklerimizin gördüğü bir düş olmaktan çıkartmalıyız. Gerisiyse acı ve öfke…

baslangicdergi.org

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: ABD / AKP / Ortadoğu / Suruç Katliamı /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.