katalan

Katalan Referandumu Arifesinde: Mücadeleyi “Kürtleştirmek”

Foti Benlisoy - 27 Eylül 2015 - Dünya Solu / Teorik Tartışmalar / Türkiye / Türkiye Solu / Ulusal Sorun

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Her ulusal mesele, burjuva devletin meşruiyetine ciddi bir sorgulamayı gündeme getirerek mevcut siyasal düzeni istikrarsızlaştırma potansiyellerini barındırır. Bu, halk sınıflarını harekete geçiren, işçi ve köylüleri siyasallaştıran, toplumsal isyana ulusal bir karakter veren “plebyen” (yani alt sınıfların özlemlerinin damgasını vurduğu) ulusal kurtuluş hareketleri (“devrimci milliyetçilikler”) için hayli hayli böyle.

Günümüz Avrupa’sında İskoçya ve Katalunya örnekleri ya da Güney Amerika’daki yerli mücadeleleri, “devletsiz halkların” kendi kaderini tayin mücadelesinin ortaya çıkardığı radikal siyasi ve sosyal potansiyellerin birer örneği sayılmalı.

Güney Amerika’da yerlilerin özerklik mücadeleleri, 2000’lerdeki neoliberal küreselleşme karşıtı bölgesel mücadele dalgasının temel bir bileşeniydi. Avrupa’daysa kapitalist kriz koşullarında emeğin toplumsal ve ekonomik maliyetini düşürmeye dönük sermaye saldırısı karşısında İskoç ya da Katalan örneklerinde görüldüğü üzere “devletsiz halkların” mücadeleleri, kesinti paketlerine karşı direnişle örtüşebiliyor, harmanlanabiliyor.

Bu elbette çatışma ve çelişkilerden azade, kendiliğinden bir “harmanlanma” değil. İskoç bağımsızlık referandumunda “soldan” kampanya yapanlar ya da Katalunya’da Artur Mas liderliğindeki burjuva bağımsızlıkçılığı karşısında bir sol alternatif yaratarak siyasal egemenlik meselesiyle “iktisadi ve sosyal egemenlik” meselelerini biraraya getirmeye çalışanlar böyle bir “harmanlanmanın” koşullarını aktif bir biçimde zorlama gayretindeler. Tam da bu çabalar dolayısıyla kendi kaderini tayin talebi, Birleşik Krallık ve İspanya devletinin iktisadi ve siyasi elitlerini zorlayan birer sosyal hareket halini alabiliyor.

Bizdeyse Kürtlerin kendi kendilerini yönetme talepleriyle sosyalist siyaset arasında bağ kurmayan, bu ikisini iki ayrı politik-pratik evrenin parçası olarak görerek birbirinden koparan anlayış hâkim. Kürtlerin özerklik ve kendi kendini yönetme mücadelesi genelde basitçe bir “kimlik” ve “mağduriyet” meselesi olarak görülüp “saf” bir sınıf meselesi olarak algılanan sosyalist siyasetle pratikte hiçbir rabıtası olmayan bir konu olarak ele alınıyor. Oysa tam da bu iki alanı bütünleştiren, aralarındaki yakınsamaları öne çıkartan bir fikri ve pratik tutuma ihtiyaç var.

“Katalanlaşma”, “yerlileşme”…

Lenin Rus devriminde ezilen ulusların (örneğin Leh ya da Fin halklarının) bağımsızlık ve kendi kendini yönetme mücadelesini, proletaryanın devrimci eyleminin potansiyel bir “müttefiki” olarak görüyordu. Söz konusu olan dışsal bir ittifak ilişkisiydi. Ancak devrimci mücadelenin yürütüldüğü somut ülke ölçeğinde işçi sınıfının ciddi bir bölümü ezilen ulusun üyesiyse “halkların hapishanesi” Rusya için geçerli olan bu “dışsal ittifak” formülasyonunu revize etmek zaruridir. Mesela işçi sınıfının önemli bir bölümünü Katalanların oluşturduğu İspanyol devletinde ya da kent ve kır yoksullarının büyük bir kısmını yerli toplulukların oluşturduğu Bolivya’da böyle bir dışsal ittifak ilişkisi gerçekçi değildir.

Her iki bağlamda da ulusal düzeydeki kendi kaderini tayin mücadelesiyle sosyalist toplumsal dönüşüm arayışının iç içe geçmesi, birbirini tamamlaması elzem hale gelir. İspanyol devletinde sınıf hareketinin hiç değilse belli bir ölçüde “Katalanlaşması” (belki “Basklılaşması”), Bolivya’daysa “yerlileşmesi” bir gereklilik halini alır. Türkiye’de benzer bir durumla karşı karşıya olduğumuz pekâlâ iddia edilebilir.

“Kürt meselesini” sadece kültürel haklar temelli bir demokratikleşme (liberal) çerçevesine sıkıştıran sosyalist hareket, savaş politikalarıyla işçi sınıfının iktisadi ve sosyal gücünü kırmaya dönük neoliberal gündemin hayata geçirilişi arasındaki ilişkiyi es geçmiş oluyor. Türkiye’de sermaye, son yirmi yılda zorunlu göç nedeniyle mülksüzleştirilmiş, etnik aidiyeti nedeniyle kriminalize edilmiş, yani toplumun marjinalize edilmiş ve pazarlık gücünden yoksun kesimi olan Kürtleri enformel işçi arzının ana unsurları olarak piyasa ekonomisine dahil etti. Üstelik Kürtlerin yerinden edilmesinin yarattığı bu emek arzı ile birlikte sermaye, dünya piyasalarında bir maliyet avantajına sahip oldu.

Tam da bu nedenlerle Kürt illerinde yaşanan savaşın yürütülme biçimiyle neoliberal yapısal dönüşümün hayata geçirilmesi arasındaki içsel bağlantılar üzerine düşünmeksizin yürütülecek bir sınıf politikasın bir ayağı havada kalmaya mahkûm. Çoğu taşeron-enformel istihdam ilişkilerine tabi kılınan Kürt emekçileri sınıfın bir parçası, hem de en alttaki parçası olarak seferber edemeyen bir emek hareketinin sermayenin saldırısına karşı etkili bir savunma hattı inşa edemeyeceği son yirmi yılın acı bir deneyimi olmuştur.

Neticede “sınıf siyasetinin” kendi kaderini tayin amaçlı mücadelelerde siyasallaşmış Kürt emekçiler ve geleceksizliğe mahkûm edilmiş Kürt alt sınıf gençliğiyle birlikte yürüyebilmek için “Kürtçe konuşmaya” alışması elzem. “Kürt meselesi” sadece bir kimlik meselesi olmadığı gibi, neoliberalizm de sadece bir iktisat siyaseti değil. “Kürt meselesinde” tutumumuzu neoliberal kapitalizme karşı mücadeleyle bütünleştirmediğimiz, neoliberalizme karşı mücadeleyi tabir caizse “Kürtleştirmediğimiz” müddetçe tutarlı, bütünlüklü ve reel bir antikapitalist politik hattı inşa etmemiz mümkün olamayacak.

baslangicdergi.org

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Katalan milliyetçieleri / Kürtler / milliyetçi devrimciler / sosyalist siyaset / ulusal kurtuluş mücadelesi /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.