abd israil

Obama’nın Ortadoğu’daki imkansız tercihleri – Immanuel Wallerstein

Sol Defter- Haber - 13 Kasım 2015 - Dünya / Teorik Tartışmalar

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Başkan Barack Obama bugünlerde [bu makalenin orijinalinin 15 Ekim’de yayımlandığı göz önünde bulundurulmalıdır] Ortadoğu’da ne yapsa her yandan eleştirilere maruz kalıyor. Ve bu Ortadoğu’nun hızlı jeopolitik olaylarında istediği şekilde karar verici ve belirleyici bir oyuncu olmak için yapabileceği bir şey olmadığını göz önünde bulundurursak, çok da şaşırtıcı değil. Tüm kararlarının kötü kararlar olduğundan da değil. Çoğu öyle, fakat aralarında mantıklı görünen bazıları da var. Doğrusu şu ki, ne bölgedeki hiçbir ülke ne de bölgeyle ilgili olan hiçbir ülke onun yanında değil. Hepsinin kendi sorunları ve öncelikleri var ve hepsi de onların peşinden gitmeye istekli, ABD onlara yapmamaları için baskı uygulasa da.

Bölgenin hararetli alanları denilebilecek dört sahne var, ya da belki bölgenin ‘en’ hararetli alanları:  İran, Suriye, Afganistan ve İsrail/Filistin. Obama’yı eleştirenler onun bu bölgelerin hiçbirinde “tutarlı” bir politikası olmadığını söylüyor. Ve bu eleştiri haksız da değil.

Nispeten en temiz poliçe İran’la ilgili olanı. ABD aslen İran’la pazarlık sağlayacak bir anlaşma yapabilmek için büyük bir gayret gösteriyordu: İran’da nükleer silahlar olmamasına karşılık üzerlerindeki ekonomik yaptırımları kaldırmak. Böyle bir anlaşma imzalanmıştı. Ve iki ülkenin de yasama meclisleri teyit için ilk adımları attılar. Geleceğin tarihçileri bunu Obama’nın en büyük dışişleri başarısı olarak sayabilirler (Küba ile diplomatik ilişkilerin yeniden başlatılmasıyla beraber). İşte bu, bir barışçı olarak Obama.

Yine de, bu anlaşma iki taraf tarafından da ayrıca başka şekillerde de teyit edilmeli. Bu durum olası görünmesine karşın, kaçınılmaz da değil. Bu cins anlaşmalarla ilgili sıkça dile getirildiği gibi, hakikat detaylarda. Detaylar ise karmaşık ve iki taraf açısından da farklı yorumlamalara açık. Farklı yorumlamalar da devamlı bir gerginliğe yol açıyor. Kuzey İrlanda’da benzer kayda değer bir anlaşmanın imzalanmasından kırk yıl sonra bizler hala anlaşmanın farklı yorumları üzerinden tartışıyoruz ve şu noktada artık bir kırılma tehdidiyle yüz yüzeyiz.

Afganistan’ın durumu ise o kadar açık değil. Taliban’ın sürekli daha çok güç kazanıp, daha fazla bölge kontrol ettiği görülmekte, hiç değilse geceleri. ABD, Taliban’ı devirip def etmek için Afganistan’a askeri birlikler göndermişti. Muhtemelen, Afgan hükümeti de Taliban’ı alaşağı etmek istiyor.

Daha önemlisi, İran da Taliban’ı alaşağı etmek istiyor. Fakat ABD ve İran bu amaç üzerinde açık olarak işbirliği yapmak istemiyor. Ve Afgan hükümeti ABD ’den bağımsızlığını savunmak isteği ve ABD’nin askeri kuvvetlerine olan (ve gittikçe artan) ihtiyacı arasında kalmış durumda. Pakistan hükümeti Taliban’a yardım ediyor görünmekte. Ve Hindistan hükümeti Afgan hükümetine ABD n‘in arzu ettiğinden daha direkt bir şekilde yardım etmek istiyor gibi.

ABD‘nin duruşu tutarlı değil çünkü üst üste gelen bir grup hedefin peşinden koşuyor. ABD dengeli bir hükümeti güçlendirme peşinde ve bu nedenle de şu andaki Afgan hükumetini desteklemeye bağlı. Bunu yapmak için de, ABD askeri kuvvetleri daha çok askeri kuvvetin gönderilmesi gerektiğinde ısrarcı. Fakat Obama başkanlık döneminin sonuna kadar ABD kuvvetlerini savaşmayan küçük bir grup eğitmenle değiştirmeye söz vermişti. Bunu yapmak ve sözde dengeli Afgan hükümetinin kurtulmasını sağlamak mümkün değil, özellikle de bu hükümetin dengesi Taliban dışı rakipleriyle olan çözümlenmemiş ve çürümeye yüz tutmuş bir mücadeleye dayanıyorken.

Eğer Suriye’ye dönersek, “tutarlı” ABD politikasına verilebilecek son sıfat. Bir tarafta, hala büyümekte olan İslam Devleti’ni  (İD, DAİŞ ya da IŞİD olarak da biliniyor) yenilgiye uğratmak için uluslararası bir “koalisyon” kurulmasını sağlamaya çalıştı. ABD aynı zamanda, en azından teoride, Beşar Esad’ı devirme çabalarına yardım ediyor. ABD’nin istemediği şey ise Ortadoğu’da bir başka iç savaş bölgesine daha askeri birlik göndermek. ABD bunun yerine, IŞİD’e karşı IŞİD birliklerini bombalayacak hava araçlarıyla savaşmayı öneriyor, karada hava araçlarına kılavuzluk etmesi için bile asker olmadan. Sonuç ise, Suriye’deki Amerikan karşıtı hisleri daha da güçlendiren, kaçınılmaz bir “tali hasar”.

Aynı zamanda, Rusya Esad ‘ı başta tutmaya kararlı olduğunu açık bir şekilde belirtti, hiç değilse Esad ve sözde ılımlı rakipler arasında “politik” bir anlaşma olana kadar. Muhalefet ise kendi başına karmaşık bir grup. ABD bu muhalefetten belirli bir grubu eğitmeye çok fazla para ve enerji döktü. ABD askeri kuvvetleri bu çabanın tam anlamıyla bir başarısızlık olduğunu henüz itiraf etti. Destek verdikleri gruplar büyük çoğunlukla dağıldılar. Bu gruplar sadece savaş alanlarından kaçmadılar, aynı zamanda ABD’nin yardım etmek istemediği bir grup olan el-Kaide bağlantılı al-Nusra’ya donanım devrettiler.

Kimse pek de ABD’nin yolunu takip ediyormuş gibi görünmüyor. Türkiye, ABD’nin Türk hava sahasında uçak ve insansız hava araçları uçurmasına isteksizce izin verdi fakat IŞİD güçleriyle gerçekten savaşan Kürt birliklerine desteği teşvik etmeyi reddetti. Sudi Arabistan’ın da tutarlı bir politikası yok. El-Kaide güçleriyle araları bozuk fakat aynı zamanda Ortadoğu’daki İran etkisine karşı koymak amaçlı onlara finansal ve diplomatik bir destek de veriyorlar. Büyük Britanya ve Fransa ABD’yi desteklediklerini söylüyorlar fakat Büyük Britanya sadece insansız hava araçları göndereceğini söylüyor ve Fransa ABD’yi Esad’a karşı daha fazla bastırmadığı için eleştiriyor. İsrail ise ne yapacağı konusunda tamamen belirsiz görünüyor. İsrail en büyük düşmanının İran olduğunu iddia ediyor, fakat aslında Filistinlileri kontrol altında tutmaya yoğunlaşıyor, bu da Gazze bölgesinde bir politika, Suriye ve Lübnan bölgesinde ayrı bir politika izlenmesi anlamına geliyor.

İsrail/Filistin için ise, iki tarafta da şiddette ve belagat konusunda bir yükseliş oldu. Birçok yorumcu bunun üçüncü İntifada olduğunu söylüyor, bazıları ise bunun bir yıl önce başladığını savunuyor. Etiketi ne olursa olsun, İsrail’in yavaş ama kesin bir şekilde hem Batı Avrupa’da ve hatta ABD’de diplomatik savaşı kaybettiği açık. Netanyahu, Obama ile aralarındaki yıpranmış ilişkileri onarmak istiyor olsa da, üstünlüğü sağlamak konusunda ihtiyatlı olmak zorunda. İsrail politikasını değiştirmek için yapacağı çok bir şey yok. Ve Obama’nın ona yaptırabileceği pek bir şey de yok. Ancak, İsrail/Filistin çatışması Ortadoğu’da boydan boya bir patlamanın olası tetikçisi olarak kalmaya devam ediyor, o kadar şiddetli ki hâlihazırda çok kırılgan durumdaki dünya ekonomisinin çalışmasını etkileyecektir. Eğer herhangi birisi bu karmaşa içinden ABD‘nin durumu kontrol altına alabileceğine ve herhangi bir kimseye herhangi bir şartı dikte edebileceğine dair bir kanıt görebiliyorsa, benim göremediğim bir şeyler görüyordur. ABD hegemonik güç konumunu yitirmekle kalmıyor, bu parçalanmış bölge içerisindeki en güçlü oyuncu bile değil. Bu gerçeği kendisine itiraf etmek konusundaki isteksizliği ise bütün dünyaya karşı bir tehdit.

15 Ekim 2015

[iwallerstein.com’daki İngilizce orijinalinden G.Canpolat tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: ABD / Barack Obama / İran / IŞİD / Ortadoğu /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.