asker-1

Gülen merkezli darbe girişiminin uluslararası yansımaları – Dr. Mustafa Peköz

Sol Defter- Haber - 29 Temmuz 2016 - Dünya / Güncel Politika / Teorik Tartışmalar / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Merkezinde Gülen Cemaati’nin olduğu darbe girişiminden sonra yaşanan olağanüstü süreç, kararlaştırılan OHAL’ın çok ötesinde yarattığı derin ve sarsıcı etkiler daha uzun süre devam edecektir.

Darbe girişiminin başarısız olması ve devlet merkezi tarafından karşı atağa geçilmesi sayıları on binleri kapsayan operasyonlar, Gülen Cemaati’nin sistem içerisindeki stratejik örgütlenmesi bakımından bize bir fikir veriyor. Ancak sorun bunun çok ötesinde, görünenden çok daha karmaşık ve derindir. Gülen Cemaati’nin merkezinde bulunan darbenin başarısız olmasıyla, devletin bütün kurumlarında bu cemaate yönelik yapılan operasyonlar, ne tek başına bir çözümdür ne de sorunun politik arka planını aydınlatmaya yeter.

Darbenin politik arka planının iyi anlaşılması bu bakımdan önem arz etmektedir. Çünkü darbeye yol açan ekonomik, politik ve toplumsal gerekçeler iyi anlaşılamazsa önümüzdeki süreçte yeni tür darbeleri konuşmamız sürpriz olmaz.

Darbenin uluslararası boyutu, bölgesel ilişkilerdeki yansımaları ve iç politik dengelerde yol açtığı ve açacağı sonuçlar bakımından ele alınması önemli ve gereklidir. Bu yazımızda darbenin küresel güç ilişkileri ve uluslararası etkisi bakımından ele alacağım.

Darbenin uluslararası boyuttaki yansımaları dikkate alındığından birkaç temel noktaya dikkat çekmekten yarar var. Öncelikli olarak ABD ve AB merkezli küresel güçler darbeye doğrudan destek vermediler. Türkiye’de gerçekleştirilen bütün darbelerin Brüksel’deki NATO merkezinde kararlaştırıldığı ve ABD tarafından onaylanarak yürürlüğe girdiği bilinir. Bu bakımdan NATO merkezli küresel güçlerin yapacağı darbe Genelkurmay’a karşı değil, bizzat onların inisiyatifiyle gerçekleştirilir. Bu nedenle başta ABD olmak üzere NATO merkezi, söz konusu darbenin örgütlenmesinde yer almadı.

Peki, ABD’nin ve NATO merkezinin böylesi bir darbe hazırlığından haberleri olmadığı söylenebilir mi? Bu güçlerin ordu içerisindeki darbe hazırlığından önceden bilgi sahibi oldukları dair birçok veri bulunuyor. Öncelikli olarak hem NATO’nun hem de ABD’nin Genelkurmay içerisindeki istihbarat ağı ve teknolojik iletişim aygıtlarının üstünlüğü bakımından darbe hazırlığının ve hareketliğinin olduğunu bilecek düzeydedirler. Ayrıca Cemaat yönetiminin CIA ve FBI ile arasındaki sıkı bağ nedeniyle ABD’nin darbeden önceden haberdar olduğunu söyleyebiliriz.

ABD, İngiltere, Fransa, İsrail, Almanya ve özellikle NATO merkezi darbeden haberdarsa, hükümeti neden uyarmadı? Bu soruya verilecek yanıt, aynı zamanda hem Türkiye ile NATO-ABD arasındaki ilişkilerin geleceğini de belirleyecektir hem de bölgesel ilişkilerde Türkiye’ye biçilen rol bakımından bize bir fikir verecektir.

Türkiye’nin bölgesel stratejisinin politik ve askeri olarak çökmesinin ötesinde artık bölgede bir oyun kurucu olmaktan çıkmış olmasının bütünüyle tescil edilmiş edilmesi ve bir bakıma bütünüyle saf dışı bırakılması için yeni bir süreç başlatıldı.

NATO’nun en güçlü ve kalabalık ikinci ordusunun sanıldığı gibi güçlü olmadığını, uluslararası ve iç kamuoyuna hissettirilmek istendi. Bunun en kestirme ve etkili yolu ordu içerisindeki farklı komuta güçlerinin birbirine darbe yapmasını sağlayarak prestijini çok önemli oranda sarsmaktı. Komuta kademesinin darbeciler tarafından gözleri bağlanarak tutuklanması, tersten darbeci generallerin çıplak halde teşhir edilmesi, sokaklarda askerlerin dövülmesi, apoletli generallerin sıradanlaştırılarak hiçleştirilmesi, darbe girişimi ile yaratılmak istenen planın bir parçası olarak önemli oranda etkili oldu. Kendi halkı karşısında saygınlığını yitiren bir ordunun bölgesel ilişkilerde güç olması oldukça zordur. Böylelikle kendisine olan güvenini kaybeden, iç düzeni önemli oranda zayıflayan, caydırıcı gücü yok olan bir ordu gerçeği ortaya çıktı.

Bu bakımdan NATO merkezli küresel güçlerin amacı, darbe yaptırmak değil, darbe girişimiyle Türk ordusunun uluslararası ve NATO içindeki gücünü etkisizleştirmektir. Bir başta ifadeyle NATO üyesi olarak, NATO’nun askeri-politik stratejisi dışında kendisine rol biçen bir ordunun tek başına ayakta kalamayacağı, ne kadar disiplinli olursa olsun istenildiği anda bir kriz içine sokulabileceğini göstermek istediler. Bir başka ifadeyle ABD merkezli NATO stratejisinin dışında bir askeri yönelime izin verilmeyeceğinin mesajı verildi.

Ortaya çıkan politik tabloyu şöyle değerlendirebiliriz:

Ordunun temel stratejik kurumları başta olmak üzere, stratejik komutanlıklarından en alt kademeye kadar binleri kapsayan bir tasfiye hareketinin yaşandığı ordunun yeniden yapılandırılmasının uzun bir zamanı alacağı biliniyor. İç dinamikleri sarsılmış ve iç ihaneti yaşamış komuta kademesinin yeniden organize edilmesi sanıldığı gibi kolay değildir. Sorun, birkaç yüz subayın görevden alınıp yenilerinin atanması olmayıp sistemin yeniden yapılandırılmasıdır. Bunun öncelikli yolu ordunun içe kapanarak kendi dinamiklerini yeniden sağlamlaştırmasıdır. Bu sürecin uzun bir dönemi kapsayacağı da çok açıktır.

Burada birkaç temel sorun ortaya çıkıyor: Ordu kendisine yeniden organize ederken NATO’nun geleneksel yapılanmasının dışına çıkar mı? Sorunun esası budur. Darbede haberdar olup da haber vermeyen NATO’ya karşı yeni bir askeri-politik strateji geliştirilir mi? Bunun pek mümkün olmadığını belirtelim. Bugünkü küresel dengeler içerisinde zayıflayan bir ordunun NATO’nun askeri örgütlenme stratejisinin dışına çıkma girişimi, Türkiye’nin bugünkünden çok daha derin bir kaosa sürüklenmesine yol açacaktır. Bu bakımdan ne hükümet ne de Genelkurmay böylesi bir yönelim içerisine girebilir. Böylelikle Brüksel merkezli NATO’nun bölgesel stratejilerine uyumlu olmadan etki alanını genişletmesinin mümkün olmadığını göstermektir. Yani Avrasya’ya yönelim gibi bir askeri-politik stratejinin benimsenmesi pek mümkün değildir. Ne iktidar, ne de Genelkurmay böyle bir yönelime girebilir.

Bir başka önemli nokta ise Türkiye’nin NATO ile ilişkilerinin çok ötesinde NATO’dan çıkarılmasının gündeme getirilmesidir. Böylesi bir olasılığın, zayıf olmasına rağmen uluslararası medyada tartışılır olması, sorunun bir başka önemli boyutunu oluşturuyor. NATO’nun genişleme konseptine paralel olarak yeni stratejik merkezlerin kurulmaya başlanması, Türkiye’nin jeo-stratejik önemindeki azalma ve jeo-politik konumundaki kayma önümüzdeki sürecin yeni sorunları olarak gündeme gelebilir. Darbe girişimiyle güçlü bir tarzda olmasa da bu sorunun gündemleştirilmeye başlanması, önümüzdeki 10 yılın yönelimleri bakımından bir fikir veriyor. Güney Kürdistan’ın bağımsız bir devlet haline getirilmesi ve Rojava ile birleştirilmesi, NATO’ya alınmasına dair yapılan arka plan hazırlıkları dikkate alındığında bugün zayıf görünen gelişmelerin yarın ciddi bir olasılığa dönüşmesi mümkündür. Güney Kürdistan ve Rojava’da kurulan askeri nitelikle hava üsler, Türkiye’deki askeri üslerin alternatif olabilir mi? Türkiye’nin, Kürt coğrafyasında kurulan askeri üsleri değerlendirecek ve karşı hamle yapabilecek ne politik, ne askeri, ne de bölgesel gücü kaldı. Darbe girişimiyle. gelişmelerin Türkiye aleyhine olabileceğine dair bir mesaj olarak algılandı.

Bir başka önemli nokta ise, kendi iç düzenini kaybetmiş bir ordunun, bölgesel ilişkilerdeki askeri etki gücünü konuşturması artık mümkün değildir. Suriye merkezli askeri gelişmeler dikkate alındığında Türk ordusunun hemen hiçbir etkisinin olmadığı görülür. Esad ordusu, Halep kuşatmasını tamamlamış bulunuyor. YPG askeri güçleri de Münbiç’i bütünüyle ele geçirmek üzeredir. Kendi içindeki krizle debelenen Genelkurmay’ın İslamcı militanlara askeri desteği vermesi artık pek zordur. Ayrıca Türkiye için kırmızı çizgi olarak görülen Cerablus’un kuşatılması planları ve Kobanê ile Afrin’in birleştirilmesi tartışılıyor. İç dinamikleri ciddi oranda sarsılmış ordunun pratik olarak yanı başındaki gelişmelerle ne ilgilenebilecek ne de müdahale edebilecek gücü var. Böylelikle bölgesel oyuncular, askeri güçleriyle denklem içerisinde yer alırken, Türkiye ancak kendi iç politik ve askeri sorunlarıyla meşgul olmaktadır. Dengeler bütünüyle şekillenmeye başlamışken, kimse “Türkiye’nin tepkisi ne olur” kaygısına kapılmıyor. Dışişleri Bakanlığı’nın, yaptığı zorunlu diplomatik açıklamalar dışında caydırıcı olabilecek herhangi bir etkisi bulunmuyor.

Gülen Cemaati merkezli darbe girişiminin bir başka önemli halkası da, Gülen’in iadesine ilişkin olası gelişmelerdir. Darbe lideri olarak gösterilen Gülen’in iadesinin istenmesi önümüzdeki süreçte beklenilenden çok daha ciddi bir politik krize yol açacaktır. Gülen hareketinin bu düzeyde bir güç haline gelmiş olması esasen ABD’nin bölgesel stratejileriyle ilişkilidir. Gülen’in “Orta Asya’daki okullarımızda CIA elemanları öğretmen olarak görev yapmaktadırlar” değerlendirmesi, esasen ABD’nin Cemaat’e biçtiği rolü ortaya koymaktadır. Gülen’in 1965 yılından bu yana CIA ile olan gizli ve güçlü bağları, onun iç politikada güçlü kılmasını sağlayan en önemli faktörlerden biridir. CIA’nın paralı elemanı olarak çalışan Gülen’in küresel düzeydeki faaliyeti ile ABD’nin Orta Asya, Ortadoğu ve hatta Afrika stratejisi arasında çok sıkı bir bağ var. Bu bakımdan Gülen tahmin edilenden çok fazla bir ABD dostudur ve bu bağ halen devam ediyor. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Gülen ile darbeciler arasındaki ilişki bakımından somut belge istiyor. Örneğin Gülen’in darbecilere doğrudan talimat vermesi gibi kanıtlar isteniyor. Böyle bir kanıtın olması son derece zordur. Gülen hiç kimse ile doğrudan görüşmez, görüşmüyor. Çünkü Cemaat’in örgütlenme stratejisine terstir.

Gülen’in CIA-FBI ilişkileri, Yahudi kuruluşları ile olan yakın bağları ve ABD basını ile olan “dostlukları” Türkiye’ye iadesinin sanıldığı gibi kolay olmayacağını gösteriyor. Sorun şu: Devlet, Gülen’i darbeci olarak yargılamak için iadesini isteyecektir. ABD’nin Türkiye’nin talebine olumsuz yanıt vermesi yüksek bir olasılıktır. Bu durum ABD-Türkiye ilişkilerini hangi düzeyde etkiler? ABD bakımından şunu ifade eder: Öncelikli olarak Gülen Cemaati’nin uluslararası faaliyetlerinin arkasında durduğunu gösterir. Esas nokta AKP iktidarının ve özellikle Erdoğan’ın gözden çıkartılmasıdır. Darbe girişimiyle bir üst boyuta çıkartılan tasfiye hareketinin devam ettirileceği anlamına gelir. Böylelikle ABD’nin dolaylı veya doğrudan destekleyeceği darbe riski güncelliğini koruyacaktır. Böylesi bir olasılık Türkiye’nin tahmin edilenden çok daha fazla derin ve sarıcı sonuçlara yol açacaktır. Bir bakıma Türkiye’nin Suriyelileştirilmesi sürecine dahil edilmesidir.

Tersten AKP hükümeti, Gülen nedeniyle ABD ile kapsamlı bir çatışmaya girer mi? Toplumsal desteği arkasına almış olmasına rağmen hükümetin ve özellikle Erdoğan’ın sanıldığı gibi güçlü olmadığı, ciddi bir riskle karşı karşıya olduğu çok açıktır. Bu bakımdan ABD ile doğrudan çatışmaya girme şansı pek bulunmuyor. AKP ile ABD arasında oluşan güven sorunun politik krize dönüşmesi, Türkiye’nin iç politik denklemini etkilemesi de kaçınılmazdır. Eğer ABD ile Gülen pazarlığına oturulursa, AKP iktidarının kimsenin tahmin edemeyeceği kadar çok ciddi tavizler vermek zorunda kalacaktır. Bir başka anlamıyla bütünüyle ABD’ye teslim olması karşılığında Gülen tavizi sağlanabilir. Ancak ABD’deki seçimlere kadar ciddi bir gelişmenin olmayacağını da hatırlatmaktan yarar var.

Darbe girişiminin ortaya çıkarttığı reaksiyon aynı şekilde AB ile ilişkilere çok daha fazla yansıyacaktır. OHAL yasalarının uygulanmasında ortaya çıkan sorunlar ve özellikle idamın yasasının yeniden güncelleştirilmek istenmesi sorunların çok daha fazla ağırlaşacağını gösteriyor. Darbe girişiminin siyasal bir intikama dönüştürülme olasılığının olması, AB bakımından ciddi bir tehlike olarak değerlendiriliyor. AB’nin Türkiye ile üyelik sürecini bütünüyle durduracağına dikkat çekmesi, Cemaat merkezli darbenin yarattığı politik krizin süreklileşmesine yol açabilir.

Darbe girişiminin ekonomik krizi çok daha fazla derinleştireceği biliniyor. Bugünkü tabloya bakıldığında bu olumsuz durum çok daha net olarak görülüyor. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının darbe girişiminin hemen arkasında Türkiye’nin kredi notunu düşürerek risk tespitinde bulunması özellikle hareket halindeki sermayenin akışını ciddi oranda etkilemeye başladı denebilir. Rusya ile yaşanan kriz dikkate alındığında ekonomik gelişmelerin tahmin edilenlerin gerisinde kalındığını gösteriyor. Darbecilerin yargılanmasına yönelik ortaya çıkacak sorunlar özellikle ekonomik ilişkileri ve sermaye akışını ciddi olarak etkileyecektir.

Özellikle AKP iktidarı bakımından hayal kırıklığı yaratan en önemli sorunlardan biri de Erdoğan’ın yakın dostları olarak bilinen S. Arabistan, Katar ve BAE gibi ülkelerin aslında darbeye dolaylı destek vermiş olmalarıdır. Hatta bunların darbe girişiminden önceden haberdar olduklarına dair birçok veri ortaya çıktı. Sorun bu verilerin yalanlamasının ötesinde yakın müttefikleri olarak gördükleri Erdoğan’a karşı yapılan hamleyi seyretmeleridir.

Darbe girişimi, Türkiye’nin uluslararası ve bölgesel stratejik yönelimlerinin bütünüyle iflas ettiğini ve başarısız kaldığını ortaya çıkarttı. AKP bakımından önemli bir sürecin ortaya çıkması, dengeleri yeniden analiz etmesi, küresel güçlerin stratejisine uyumlu bir politik hattı oluşturması bir bakıma zorunlu hale gelmiş bulunuyor. AKP iktidarının ve özellikle uluslararası alanda yalnızlaşan Erdoğan’ın dostlarını yeniden tanımlaması da artık kaçınılmaz hale gelmiştir.

Küresel ölçekte Türkiye’de darbe olasılığı ortadan kalkmış değildir. Bu gerçeğin bilinmesi ve kavranması gerekir. Darbe girişiminin bunun iç dinamiklerdeki tehlikesinin etkisizleştirilmesinin öncelikli yolu, demokratikleşme hamlelerine yönelmektir. Uluslararası kamuoyunun Türkiye’nin bölgesel ve iç gelişmelerde demokratik bir toplum yaratmadaki güvenirliği ve küresel destekli ve yönlendirmeli darbelerin gelişmesinin önündeki en büyük engellerden biri olacaktır.

Gülen Cemaati merkezli darbe girişiminin küresel bağları asla küçümsenmemelidir. Bu bağ devam ettiği sürece politik kaos varlığını devam ettirir. Bunun önlemenin en etkili yolu, demokratikleşme hamlelerine ağırlık vermektir. Bu bakımdan Gülen imparatorluğunun içteki gücünün parçalanması, zayıflatılması ve etkisizleştirilmesi tek başına sonuç almaya yetmez. Bunun küresel bağları oldukça önemlidir. Küresel ağların etkisizleştirilmesinin öncelikli yollarından biri de, içteki toplumsal barışın sağlanmak ve bölgesel stratejilerde izlenen saldırgan ve kaos politikalarda kesin ve net bir dönüş sağlamaktır.

Gülen Cemaati, küresel güçlerin yönlendirmesiyle Türkiye’nin iç dinamiklerdeki çelişki ve çatışmaları derinleştirmek için IŞİD ve El Nusra gibi radikal İslamcı örgütlerle stratejik ittifak kurabilir. Böylesi bir olasılık, yıllara yayılacak bir iç çatışmanın başlaması anlamına gelir. Bu gibi olumsuz olasılıkların önlenmesinin yolu demokratikleşme hamlelerine yönelmektir.

Darbe girişiminin iç dinamiklerdeki yansımasını önümüzdeki hafta değerlendireceğim. Düşünülmesi gereken bir soruyla kapatayım: Darbe girişimine karşı yapılan operasyonda on binlerce insan gözaltına alındı. Ancak halen darbe girişimcilerin üst düzey mekanizması tespit edilmedi. Cemaat’in Türkiye koordinasyonu kimlerdir belli değildir. Devletin ve toplumun bütün kesimlerinde örgütlü olan Cemaat’in, örgütsel şematik yapısı çıkartılmış değil. Yargıda sorumlu imam kim? Üniversitelerde sorumlu kim? Sağlıkta kim? Emniyette kim? Sadece olasılıklar konuşuluyor. Somut bir veri yok. Bunun anlamı nedir? Cemaat çekirdek kadrosunu koruyor. Yani tehlike devam ediyor. Gelecek hafta bu konuları değerlendireceğim.

sendika.org

Gokyuzu9@gmail.com

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: 15 Temmuz Darbe Girişimi / ABD / CİA /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.