The New School Convocation 2007 - 2008 Academic Year9/6/07 Tishman Auditorium - 66 West 12th StreetClient: Jean VallezPO # Poo18012

Anwar Shaikh ile söyleşi: “Kapitalizmin işleyişini anlamak” – Güney Işıkara

Sol Defter- Haber - 1 Aralık 2016 - Dünya Solu / Teorik Tartışmalar

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

İktisatçı Anwar Shaikh’in “Kapitalizm: Rekabet, Çatışma, Bunalım” (“Capitalism: Competition, Conflict, Crises”) adlı kitabı geçtiğimiz Ocak ayında yayımlandı. İktisatta yöntem sorusundan, (Marksist) dönüşüm sorununa, fiyat, faiz oranları ve kurların belirlenmesinden, enflasyon, işsizlik ve teşvik politikalarına birçok konuyu klasik iktisat çerçevesinde ele alan Shaikh, ana akım iktisadın derin bir eleştirisiyle yetinmek yerine, ampirik uygulamalarıyla beraber bütünlüklü bir çerçeve öneriyor. Artık değer ve kâr üretimini analizinin merkez noktası alarak, iktisat yazınına egemen olan arz ve talep yönlü anlayış kutuplaşmasını reddeden yazar ile kitabın ana hatları, yazım süreci, ve akademik iktisadın genel durumuyla ilgili bir söyleşi gerçekleştirdik.

Kitabın her bölümüne ilişkin ders videolarını, ilgili veri setlerini, ve okuyucu tartışmalarını da içeren bir internet sitesi de mevcut. Ayrıca kitap 2017 yılında Kırmızı Yayınları’ndan basılmak üzere Prof. Dr. Ümit Şenesen tarafından şu sıralar Türkçe’ye çevriliyor.

Yazarın ilk kitabı olan, Prof. Dr. Ahmet Tonak ile birlikte kaleme aldığı “Measuring the Wealth of Nations: The Political Economy of National Accounts” da Yordam Kitap tarafından 2012 yılında “Milletlerin Zenginliğinin Ölçülmesi: Ulusal Hesapların Ekonomi Politiği” başlığıyla Türkçe yayımlandı. [1]

Güney Işıkara: Kitabın önsözünde yaklaşık 15 yıldır bu kitap üzerinde çalıştığınızı yazıyorsunuz. Böylesine uzun bir süreçte sizi motive eden ve sonuç olarak bu ölçekte bir çalışmayı ortaya çıkaran nedir?

Anwar Shaikh: Uzun zaman önce klasik iktisat okulunda (Anwar Shaikh Marx’ı da bu bağlamda değerlendiriyor – GI) rekabet kavramına dair önemli bir yazın olduğunu fark ettim. Ancak maalesef, Marksist gelenek sonraki yıllarda klasik iktisadın ortaya koyduğu bu çerçeve ve bulguları geliştirmek yerine tekelci kapitalizm teorisine, heterodoks okulun geri kalanıysa eksik rekabet teorisine yöneldi.

Benim kendi çalışmamdaki ilk adımım gerçek rekabetin nasıl işlediğini anlamak oldu. Daha sonra bu çerçeveyi faiz ve kurların belirlenmesi gibi alanlara uygulamak üzere hem teorik, hem de ampirik olarak geliştirmem gerekti, ki bu oldukça uzun bir zaman aldı çünkü Marx bu konulara ilişkin neredeyse hiçbir şey yazmamıştı.

Bir yandan rekabet teorisiyle ilgilenirken, diğer yandan da tüketici teorisi için uygun bir zemin geliştirmekle uğraştım. Negatif eğimli talep eğrisi, Engel yasası, ve esnekliğe ilişkin ampirik düzeyde gözlemlenen olguları herhangi bir optimum ve rasyonellik kavramından bağımsız olarak nasıl açıklayabilirdim? Bunun yapılabileceğini hocalarımdan, mesela Gary Becker’in yazılarından öğrenmiştim. Ancak yine de, bütün bunları teorik olarak geliştirmem ve yerli yerine oturtmam uzun bir zaman aldı.

Üçüncü olarak da, kapitalizmde kârın baskın unsur olduğu gerçeğinin kendini efektif talep teorisi bağlamında nasıl ifade edeceği üzerine düşünüyordum. Bu doğrultuda Kalecki ve Keynes’in çalışmalarını okuyarak bir sonuca varmaya çalışıyordum. Mikro düzeydeki rekabet teorisiyle makro düzeyde itici gücün kâr olduğu bir birikim ve efektif talep teorisinin sentezini oluşturmaya yoğunlaştım.

Bu bütünlüğü oluşturmaya çalışırken ister istemez politik ekonomi tarihine dair yazmaya başladığımı fark ettim. Bu nedenle 1998 yılında yaklaşık on yıllık çalışmamı tümüyle çöpe attım ve iktisadi düşünce tarihi yerine kapitalizmin işleyişine dair bir analiz yazmaya karar verdim. On yıllık emeği yırtıp atmak bir yandan çok üzücüydü. Ama öte yandan esas çalışmamın iskeletini ortaya çıkartarak önümü görmemi sağladı. Bunu izleyen on beş yıldaysa kitabımda gördüğünüz analize yoğunlaştım. Faiz teorisi, kur teorisi, makroekonomik dinamikler ve doğrusal olmayan sistemler, ve kârlılığın ana unsur olarak bütün bu alanlara uygulanması derken kimi daha erken, kimi üç-dört sene önce olmak üzere taşlar yerli yerine oturdu. Kısacası büyük resmin yıllarca bozup tekrar birleştirdiğim, gitgide doğru dizilime yaklaştığım büyük bir yapboz gibi belirmeye başladığını söyleyebilirim.

Kitabın henüz ilk bölümlerinde tam rekabet–eksik rekabet, talep yönlü iktisat–arz yönlü iktisat gibi karşıtlıkların yanıltıcı ve yanlış olduğunu öneriyor, iktisada ana akım tarafından dayatılanların dışında kategorilerle yaklaşmayı öneriyorsunuz. Daha somut olmak gerekirse, kapitalizmin nasıl işlediğini anlamak için klasik iktisat okulunun sunduğu kavram ve çerçeveleri yeniden ele almak, Smith, Ricardo ve Marx’a geri dönmek gerektiğini savunuyorsunuz. Kitap hakkında çıkan bazı değerlendirmeler bu çağrınızı eleştirip, Marx’ın Smith ve Ricardo’yu içererek aştığını, bu sebeple Marx’ın yeterli olacağını savunuyor. Benzer şekilde, Marx ve Keynes’te ortak olan bazı noktalara yaptığınız vurguyu da bir ‘sapma’ olarak görenler var. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Az önce de söylediğim gibi, okumalarım ve notlarım arttıkça bir iktisadi düşünce tarihi çalışmasına doğru yöneldiğimi fark ettim. Tam da bu süreçte değindiğiniz ortaklıkların (ve farklılıkların) izini sürüyordum. Ancak daha sonra, esas amacımın Marx’ın yazdıklarını yeniden üretmek, ona ince ayar yapmak ya da cilalamak değil, kapitalizmi analiz etmek olduğuna karar verdim. Marx her zaman Marx olarak gerek iktisatta, gerekse birçok başka disiplinde en önemli teorisyenlerden biri olarak kalacak.

Ricardo’yu büyük bir dikkatle okuduğunu biliyoruz ama yine de Marx’ın yazılarında örneğin döviz kurlarına dair fazla bir şey bulmak mümkün değil. Benzer şekilde, Marx’ın faiz oranlarını ya da hisse senedi fiyatlarını derinlemesine tartıştığını söylemek mümkün değil. Bu anlamda Marx’tan bize kalan birkaç alıntından başka bir şey yok. Şunu sıklıkla vurgulamaya çalışıyorum: Marx’ın büyük projesi kapitalizmin nasıl işlediğini analiz etmekti. Aklındaki soruları düzenlediği taslaklarda faizler, döngüsel genişleme ve daralmalar, ücretlerin belirlenmesi gibi konuların hepsini tartışmayı planladığını görüyoruz. Ancak bu büyük projenin basılan ilk üç cildinde [Kapital I, II ve III] – ki bunlardan yalnızca birincisini Marx’ın kendisi sonlandırıp baskıya hazırlamıştır – bunların hiçbirine tatmin edici bir şekilde değinilmiyor.

Ben Marksist yazında yer etmiş Marx’ı alıntılayarak işin içinden çıkma kolaycılığından daima rahatsız oldum. Marx’ın ortaya koyduğu teori ve yönteme sahip çıkmanın esas yolunun – eğer doğru olduğunu düşünüyorsanız – onun argümanlarını geliştirmekten geçtiğine inanıyorum. Örneğin, efektif talebi ele alırsak Marx, taslaklarında paranın modern biçimlerini tartışacağını belirtiyor, ancak bildiğimiz gibi ömrü bu konuda yazmaya yetmiyor. Bu durumda biz Marksistler itibari para, kağıt para hakkında ne söyleyeceğiz? Kitapta bütün bunların Smith, Ricardo ve Marx’ta ortak birçok unsuru barındıran bütünlüklü bir çerçeve içinde açıklanabileceğini göstermeye çalışıyorum. Elbette bu üç yazarın ayrıştığı bir sürü nokta var.

Marksist yazının beni her seferinde hayrete düşüren diğer bir yönü de rekabet kavramına ilişkin zayıflığı. Monthly Review ekolünün dahi rekabeti Milton Friedman’dan farklı tanımlamadığını görüyoruz. Marx’ı azcık okumuş birinin böyle bir yaklaşımı kabul etmesi düşünülemez. Tekelci rekabet kavramının daha politik nedenlerle, küçük sermaye ve işçilere politik bir karşıtlık çerçevesinde kullanıldığını düşünüyorum ve bunu anlıyorum. Ancak bu kavramın herhangi bir analitik değeri olduğuna inanmıyorum.

Kitap eleştirilerinin bazılarında kârın artık değerden geldiği görüşünü terk ettiğimi yazılıyor. Evet, doğru. Kitapta Marx’ın bunu söylemediğini gösteriyor ve kârın artık değerden başka kaynakları olduğuna dair Marx’tan pasajlar alıntılıyorum. Birçok kişi bunu duymak ya da görmek istemiyor, çünkü sorunun mantığına eğilmekten ziyade Kapital’in birinci ve ikinci cildindeki soyutlama düzeyine hapsolmayı seçiyorlar.

Benzer şekilde, birçok Marksist emek değer teorisini dilinden düşürmez. Ancak tam olarak neyi kastettiklerini sorarsanız, ya kârın yegane kaynağının artık değer olduğunu – ki bunun tarihsel ve analitik olarak doğru olmadığını, Marx’ın da bunu savunmadığını kitapta açıkça ortaya koyuyorum – ya da fiyatların metaların değerine orantılı olduğunu söylerler, ki bu da Marx’a göre doğru değil.

Kısacası, Marksist iktisat teorisinde gelinen noktanın beni çok da tatmin etmediğini söylemek istiyorum.

Heterodoks iktisat okullarına yönelik en yaygın eleştirilerden biri neoklasik iktisadın eleştirisiyle yetinmeleri ve ana akıma karşı bütünlüklü bir alternatif geliştirmekte yetersiz kalmaları olabilir. Kitabınızda sadece egemen paradigmayı değil, çeşitli heterodoks okulları da derinlemesine ele alıp eleştirdiğinizi görüyoruz. Bunun sebebini biraz açabilir misiniz?

Tıpkı Marksist iktisatçılar gibi diğer heterodoks okullar da neoklasik teorinin kapitalizmin analizi için uygun olmadığını söylemekte haklılar. Ancak ilginç bir şekilde, hem çoğu Marksist hem de birçok heterodoks iktisatçı, neoklasik çerçevenin geçmiş bir tarihsel döneme ait olduğu, yani yanlış ve yetersiz olmaktan ziyade günümüz kapitalizmini açıklama noktasında köhne olduğu tuzağına düşüyor.

Ben başından beri neoklasik teorinin kapitalizmin hiçbir tarihsel dönemini açıklamaya uygun olmadığı görüşünü savunuyorum. Marx’ın rekabete dair yazdıklarında Friedman ile benzerlik kurulabilecek en ufak bir kırıntı bile bulamazsınız. Hal böyleyken, yani, Marx’ın sistemin işleyişini düzenleyen temel mekanizma olarak kapitalist rekabete ilişkin yazdıkları önümüzde dururken, neden kendimizi tam rekabet–eksik rekabet cenderesine sıkıştıralım? Eksik rekabet teorisi heterodoks iktisatçıların tam rekabet varsayımına karşı çıkmalarından, ama üzerinde durabilecekleri bağımsız bir teorik zemin olmadığı için kendi pozisyonlarını tam rekabete karşıtlık üzerinden, yani onu kısmen değiştirerek tanımlamalarından doğuyor.

Kendimizi yanlış olduğunu bildiğimiz bir teorinin aynasında tanımlamamıza gerek yok. Ben tam rekabet çerçevesinden kurtulmak için, ondan temeli farklı ve bağımsız bir zemin oluşturulması gerektiğini düşünüyorum. Ve bu bağımsız zemine dayanarak aynı soruları cevaplayabilmeli, somut durumları açıklayabilmeliyiz. “Onlar rekabet hakkında yazıyor olabilir, bizim önceliğimiz yabancılaşma” diyemeyiz. Yabancılaşma Marx’ta çok önemli, doğru, ama rekabete dair ne söyleyebiliyoruz?

Neoklasik iktisadın birçok düzeydeki ampirik başarısızlığının defalarca açığa vurulmasına rağmen yaklaşık yüz yıldır hakim paradigma olarak kalabilmesini – akademide bugün pek de alışık olmadığımız bir şekilde – kapitalizmi çelişki, çatışma ve sömürüden azade, dört başı mamur bir toplumsal düzen olarak resmetmesine, yani, ideolojik nedenlere bağlıyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?

Johannes Kepler’in bir biyografisini (Kepler’s Witch) okumayı henüz yeni bitirdim. Kitapta Kepler’in kilisenin gezegenlerin yörüngelerine dair resmi görüşüyle nasıl mücadele ettiği anlatılıyor. Kilise, çemberin kusursuz olduğunu, Tanrı’nın kusurlu hiçbir şey yaratmış olamayacağını, bu sebeple de gezegenlerin çember yörüngede döndüğünü savunuyordu. Kepler’den önce de birçok gök bilimci çember yörünge inanışının bilimsel gözlemlerle uyuşmadığının farkına varmış, teoriyle gözlemi birbirine uydurmak için ‘eksiklikler’ icat etmişlerdi.

Kepler ise soruna ‘kusursuz çember’ penceresinden yaklaşmak yerine, söz konusu bilimsel yasanın ne olduğunun araştırılması gerektiğini düşünüyordu. Benim kapitalizmi analiz ederken çıkış noktam da Kepler’inkine benzer olarak görülebilir. Kendimi tam rekabet modeline mecbur etmiyorum, bu yüzden onun kısmi değişikliklerle tadil edilmiş biçimi olan eksik rekabet teorisine de itibar göstermiyorum. Bunun yerine, ‘kapitalizm gerçekte nasıl işliyor?’ sorusundan yola çıkmayı yeğliyorum.

Kitapta makro ve mikro düzeyde, firma teorisinden toplam talebe kadar birçok meselenin birkaç basit temel prensip zemininde açıklanabileceğini gösteriyorum. Bunlar tam da klasik iktisat okulu tarafından (özellikle Smith ve Ricardo) keşfedilmiş, Marx tarafından dönüştürülmüş ancak maalesef ömrü yetmediği için detaylı bir şekilde işlenememiş prensipler. Yine de, Marx’ın bu prensipleri ele alarak geliştirme niyeti olduğunu kendi yazılarında çok açık bir şekilde görebiliyoruz. Bugün bize düşen, Marx’ın yarım bıraktığı analizi günümüze uygun bir şekilde derinleştirmek ve geliştirmektir.

İdeoloji konusuna kısaca geri dönersek, akademik çalışmaların da iktidar ilişkilerinden bağımsız bir boşlukta yapılmadığını biliyoruz. On yıllarını bu platformda harcamış, akademinin dehlizlerine hakim bir hoca olarak, 2007/8’den beri küresel çapta yaşanan krize rağmen ana akım iktisat teorisinin geri dönüşünü – ya da tümüyle hiç kaybetmediği kontrolü tekrar ele geçirmesini nasıl yorumluyorsunuz? Radikal iktisatçıların (ya da akademisyenlerin) eksik kaldığı konu ne?

Sanırım herkes fikirlerin sadece araştırma nesnelerini açıklamadaki başarılarına değil, gördükleri bir takım başka işlevlere de bağlı olarak revaçta kaldığını biliyor. Gunnar Myrdal “cehalet de bilgi kadar maksatlıdır” diyor. Herhangi bir psikolog ya da sosyolog size fikirlerin gerçekliği temsil etme iddiasının ötesinde, bundan bağımsız bir dizi sonuç ve muhtevaya sahip olduğunu söyleyecektir. Ve bu ikinci gruptakiler uzun bir süre için başat unsur olarak kalabilir.

Kepler’in çağına geri dönecek olursak, gezegenlerin çember yörüngede döndüğü fikri, bunun aksine işaret eden gözlemlerin gitgide birikmiş olmasına rağmen yüzlerce yıldır hüküm sürebilmişti. Herhangi bir sosyal bilimde durumun farklı olacağını düşünmemizi gerektiren nedir? Ancak ve ancak gerçeklik kendini artık göz ardı edilemeyecek derecede dayattığında, bütün bu ‘inançları’ bir arada tutan kabuğu çatlattığında, hatta kırdığında, yeni fikirler ve yaklaşımlar kendine bir yol bulabiliyor. Keynes’in Büyük Buhran esnasında yaptığı tam da buydu – ama yine de ana akım tarafından soğrulmaktan ve dönüştürülmekten kaçamadı.

Ben kitabı ortodoks iktisatçıları ikna edebileceğim beklentisine kapılmadan yazdım. Amacım daha ziyade, kapitalizmin hakikatte nasıl işlediğine dair – iktisat alanında – benim anlatabileceğim en iyi hikayeyi aktarmaktı. Bu hikayenin duyulmasına dair samimi bir ümit taşıyorum – ama yalnızca daha iyi bir cevabım olduğu için diğerlerinin “evet, haklısın” diyeceğini bekleyecek kadar saf değilim. Siyaset de, bilim de bu şekilde işlemiyor.

Kitaba geri dönecek olursak, en ilginç noktalardan biri ekonomik politika alanına dair vardığınız sonuçlar. Günümüzde birçok heterodoks iktisatçının neoliberalizme cephe aldığını ve bu başlıkta değerlendirilebilecek politikalara alternatifler geliştirdiğini görüyoruz. Siz ise bambaşka bir noktaya dikkat çekiyorsunuz. Kulağa biraz provokatif  gelse de, Reagan ve Thatcher’ın – kendi bulundukları noktadan değerlendirildiklerinde – tam da yapmaları gerekeni yaptığını belirtiyorsunuz. Bu anlamda, ilerici olarak tanımlayabileceğimiz diğer iktisat okullardan ayrıştığınızı görüyoruz. Peki kitapta önerdiğiniz analitik çerçeve, ekonomi politikasına dair ne tür sonuçlar içeriyor? Emekçilerin gündelik mücadeleleri ve sistemin dayattığı yapısal sınırlar arasında nasıl bir ilişki kurulabilir?

Kitapta savunduğum kilit nokta şu: kapitalizmin çok iyi olduğu bir konu varsa, o da kâr üretmek. Bunu doğrusal ve dengeli bir şekilde yaptığını kesinlikle söylemiyorum. Aksine, çalkantılı bir dinamik ve çöküşler çerçevesinde düşünmemiz gerekiyor. Ama yine de, kapitalizmin alametifarikası kâr üretmedeki başarısı.

Kapitalizmin bu süreçte başarılı ülkelerdeki insanların yaşam standartlarını esas itibarıyla yükselttiğini, üretici güçleri tarihte eşi benzeri görülmemiş bir ölçekte geliştirdiğini söylememiz gerekir. Zaten bunlar, Marx’ın kapitalizm analizine başlangıç noktasını teşkil ediyor.

Ancak aynı zamanda, başat ürünü kâr olan bu sistem birçok ‘yan ürün’ de doğuruyor, örneğin, ekosistemin bozulması ve olası bir çöküşü, yoksulluk ve eşitsizlik, bazı merkezlerde ekonomik büyüme ve buna bağlı olarak başka bölgelerde istihdamın ve gelirin azalması gibi.

Ben kitapta şunu göstermeye çalıştım: Kâr üretiminin sonucu olan tüm bu etmenleri değiştirmek, kâra sınırlandırma getirmek anlamına geliyor. Bu noktada, kapitalistlerin bu dinamikleri anlamadığını, yani ücretlerdeki bir artışın toplam talebi ve böylece kârlılığı arttıracağını bilmediğini öne süren heterodoks iktisatçılardan kesinlikle ayrılıyorum.

Aksine, kapitalist sınıf bu dinamikleri, yani kârı neyin yükselteceğini çok iyi biliyor. Thatcher ve Reagan kârlılığı arttırmak için iki şey yapmaları gerektiğini net bir şekilde anlamışlardı. Üretkenliğe nispi olarak reel ücretlerdeki büyüme hızını düşürmeleri – yani Marksist terminolojiye göre artık değer oranını arttırmaları  – ve faiz oranlarını düşürerek, faiz ile kâr oranı arasındaki farkın artmasını sağlamaları gerektiğini çok iyi biliyorlardı. Tam olarak da bunu yaptılar.

Böylece ekonomi büyük bir ivme kazandı ve aynı zamanda bir kredi balonu oluştu. Ancak bu balonun kendisi de, onu kullanmasını bilen ve batmamayı başaran piyasa oyuncuları için büyük bir kârlılık vadediyordu. Örneğin Goldman Sachs’in bütün balonlarda en aktif oyunculardan biri olduğunu ve bugüne kadar balonlardan hep büyüyerek çıktığını söyleyebiliriz.

Kısacası, Thatcher ve Reagan ya da sistem, kendi açısından doğru olanı yaptı. Elbette bunu yaparken insanlara ne yaptığını dürüstlükle anlatmadı. Atılan adımların işçiler yararına olacağı söylendi. Bu arada, şu noktayı da atlamamak lazım: Çoğu işçi Reagan ve Thatcher’ı (ve türevlerini) destekledi çünkü – ücretleri daha düşük olsa bile – istihdam artıyordu.

Sistemin, kârlılığı tesis etmek adına attığı bu tür adımlara karşı çıkarken, önerdiğimiz alternatifin sermaye için ne anlama geldiğini ve nasıl bir tepkiyle karşılaşacağımızı da hesaba katmamız gerekiyor. Benzer şekilde, düzeni sınırlarına doğru iterken o sınırların nerede olduğunu kavramak gerekiyor. Yani hangi eşikler aşıldığında (ya da yaklaşıldığında) gelecek tepkiler, bizim ulaşmak istediğimiz sonuçların aksini doğuruyor – buna bakmak lazım.

Bir örnekle açıklayayım. Birçok heterodoks iktisatçı, teşvik politikalarının bizi düzlüğe çıkaracağını savunuyor. Ben buna inanmıyorum. İşçilerin pazarlık masasındaki görece zayıflığı sistem için en önemli etmenlerden biridir. Teşvik politikalarıysa bunu aşındırıyor. Teşvikten bahsederken elbette işçilerin daha güçlü bir konumda bulunmasını ve yaşam standartlarının yükselmesini arzuluyoruz. Ancak kilit nokta şu: Kapitalistler bunu istemiyor. Ve hiçbir zaman da istemediler.

Franklin Roosevelt ilk kamuda istihdam yaratma projelerini hayata geçirmeye başladığında kapitalist sınıfı temsilen bir heyet onu ziyaret eder ve bundan vazgeçmesini, bu politikalarla emek ve sermaye arasındaki toplumsal ilişkiye zarar verdiğini ve bunun istenmeyen sonuçlar doğuracağını söyler.

Dolayısıyla, kapitalistlerin kâr ya da büyüme için neyin iyi, neyin kötü olduğunu bilmediklerini söylemek biraz yersiz kaçıyor. Aksine, bu soruların cevaplarını çok ama çok iyi biliyorlar. Bizim yapmamız gerekense hedeflerimize ulaşmak için gereken örgütlü gücü inşa etmek, aynı zamanda bu adımların yeni çelişkilere ve mücadele alanlarına gebe olduğunu unutmamak.

Örneğin, ben de Yunanistan’da teşvik politikalarından yanayım. Ama bunun için mücadele ederken “Herkes için daha iyi olacak” sloganına ihtiyaç duymamalıyız. Mevcut koşullarda Yunanistan’da esaslı bir teşvik programı AB’nin yerleşik para ve maliye politikasını tehdit etmek anlamına geliyor. Merkez bankaları ve elitler bunun çok iyi farkında ve bu gerçeği bildikleri halde onları kandırmaya çalışmamıza gerek yok. Biz de onların gözünün içine bakıp, “Teşvik politikalarını hayata geçireceğiz. Evet, bu sizin için kötü, bizim için iyi olacak” diyebilmeliyiz. Bu da doğrudan sınıf mücadelesinin şiddetiyle ilgili bir mesele.

Bence birçok heterodoks iktisatçının temel yanılgısı, düzenin bir ahenk ve çıkar birliği içerdiğini düşünmeleri.

Sanırım kitabın en tartışmalı yönlerinden biri genel olarak tekel piyasaları ve tekel gücünü, özelde de Hilferding, Lenin, Baran–Sweezy’den günümüze, uzun bir geleneği olan Marksist teorideki tekelci kapitalizm kavramını reddetmeniz olacak.  Sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması kavramlarını da gözeterek, argümanınızı biraz açmak ister misiniz?

Bu kavramları ilk öğrendiğimde ve sorgulamaya başladığımda, bunlara büyük önem atfeden Sweezy gibi teorisyenlere şu soruyu sormuştum: “Eksik rekabet ya da tekelden bahsedebilmeniz için önce rekabeti tanımlamanız gerekir. Hangi koşullar altında rekabetin geçerli olduğunu varsayıyorsunuz? Ve yine, hangi koşullar altında tekelin oluştuğunu savunuyorsunuz? İkisinin farkını nerede görebiliriz?”

Verdikleri cevap rekabet koşulları altında bütün firmaların küçük olduğu savından ibaretti. Ben de onlara şunu söyledim: “Bir dakika, ben yüksek lisans öğrencisiyken Gary Becker’den öğrendiğim rekabet tanımı da bunun aynısıydı. Ve ben bunun gerçek rekabetle hiçbir ilgisi olduğunu düşünmüyorum.”

Bu soruyu her sorduğumda aynı cevabı aldım – yani rekabetçi firmaların çok küçük olduğu. Böylece tekelci kapitalizm teorisyenlerinin akıllarındaki rekabet algısının, ana akım rekabet anlayışının aynısı olduğunu gördüm. Neoklasik rekabet kavramını tümüyle içselleştirmişlerdi.

Monthly Review ekolünün yazılarında bunu açıkça görebilirsiniz. Aynı argümanı, yani büyük firmaların rekabet çerçevesinden uzak olduğu fikrini, Bernstein, Kautsky, Hilferding ve birçok diğer Marksist teorisyende de görebilirsiniz. Lenin ise bu görüşü kısmen benimser, kısmen reddeder. Bu çok önemli, çünkü Lenin büyük firmaların kendi aralarındaki mücadeleyi (yani rekabeti) daha büyük çapta sürdürdüklerini yazar. Yani Lenin’in Hilferding, Kautsky ve Bernstein’daki tekelci sermaye argümanını olduğu gibi kabul edip etmediği tartışmaya açık bir mesele. Bence Lenin, daha ziyade rekabeti dünya ölçeğine kaydırıyor ve emperyalizm teorisiyle bağdaştırıyor.

Ben elimden geldiğince iş dünyasından gelen raporları ve işletme yazınını takip etmeye çalışıyorum. Orada bir gerçeği çok açık görebiliyorsunuz: Büyük firmaların kâr oranları daha yüksek değil. Tersine, genellikle firmalar büyüdükçe kâr oranlarının azaldığına tanıklık ediyoruz. Kitapta da buna dair birçok ampirik araştırmaya yer veriyorum. Elbette kütle olarak kâr, firma boyutuyla orantılı olarak artıyor. Ama tekelden bahsedebilmemiz için kâr kütlesinin değil, oranının daha yüksek olması gerekir. Ve elimizdeki veriler bunun tam tersine işaret ediyor.

Bunun sebebi çok basit: küçük firmaların kâr oranları daha geniş bir dağılıma sahip. Bazıları çok yüksek kâr oranları elde ediyor. Tıpkı karanlıkta yanıp sönen ateş böceği gibi bir vurgun yapıp sonra yok olabiliyorlar. Bazılarının kâr oranlarıysa negatif. Bu geniş dağılım, küçük firmaların ortalama kâr oranının yüksek olmasını sağlıyor. Büyük firmalarda daha düşük bir ortalama etrafında dar bir dağılım görüyoruz, ve ortalama kâr oranı da bu yüzden daha düşük.

Fakat küçük firmaların batma olasılığı daha yüksek. Kâr oranları bu daha yüksek riske uyarlandığı zaman, büyük ve küçük firmaların oldukça yakın oranlara sahip olduğu ortaya çıkıyor. Ben buradan şu sonuca varıyorum: Küçük firmadan büyük firmaya uzanan yol, batma olasılığının azalmasına ve güvenliğin artmasına işaret ediyor. Ancak bu, büyük firmaların batmadığı anlamına gelmiyor.

Büyük firmaların tarihine bir göz attığınız zaman, güçlerini sonsuza kadar muhafaza edemediklerini görüyorsunuz. Ben Birleşik Devletlere ilk geldiğimde ve bu tartışmalara girdiğimde insanlara “Tekel nedir, bana bir örnek verin” dediğim zaman herkesten General Motors ve Ford cevabını alırdım. O dönemin yazılarına geri dönüp bakabilirsiniz. Hemen herkes büyük bir özgüvenle bu iki firmanın tekel olduğunu savunuyordu. Tam da bu firma ve sektörler defalarca batma tehlikesiyle karşılaştı ve birçok kez müdahaleyle kurtarıldı. Benzer şekilde Kodak eşsiz bir tekel örneği olarak gösteriliyordu, ve o da defalarca iflas beyanında bulundu.

Burada birbirine karıştırılan iki kavram var. Firmalar büyük oldukları zaman rekabetten bağımsız oldukları gibi bir algı oluşuyor. Bu doğru değil. Şöyle bir benzetme işimize yarayabilir: Bir dinozor, büyüklüğü sayesinde bazı durumlarda kendinden küçük canlılara karşı avantaj elde edebilir. Ancak aynı şekilde, çok sayıda küçük, atik, ve etkin canlının saldırısı sonucunda düşüp, ölebilir de. Dolayısıyla, büyük firmaların rekabetten korunaklı bir konuma sahip oldukları argümanı geçerli değil.

Kitabınız şu ana kadar ana akım ve heterodoks iktisatçılar tarafından nasıl karşılandı?

Hemen hemen herkes tarafından yok sayıldığını söyleyebilirim. Ana akım iktisatçılar tarafından yazılmış bir değerlendirme henüz görmedim. Şunu da unutmamak lazım: Kitap Ocak ayında çıktı ve genellikle değerlendirme yazıları için bir sene kadar beklemek gerekir. Bazı iktisatçıların kitap üzerinde çalıştığını duyuyorum.

Ana akım cephesinde pek yankı uyandırmamış olsa da, kitapla ilgili o kadar çok konuşma daveti alıyorum ki neredeyse her hafta sonunu yollarda geçiriyorum ve davetlerin ancak ufak bir kısmına yetişebiliyorum. Akademi içinden dinleyiciler içinde en çok kalkınma ve politik ekonomi çalışanların olduğunu söyleyebilirim. Bunun yanı sıra, aktivistler, çeşitli toplumsal ve Marksist hareketler tarafından da yoğun bir ilgi var. Aynı şeyi iktisat bölümleri için maalesef söyleyemeyeceğim.

Son olarak, sizce genç heterodoks iktisatçıları bekleyen en büyük görev ne?

Birçok genç meslektaşımda ana akım iktisadın eleştirisini sıfırdan inşa etme arzusu görüyorum. Bunu pek doğru bulmuyorum çünkü bu konuda yüz yılları aşan bir yazın zaten mevcut. Daha da tehlikelisi, neoklasik çerçeveyi özünde kabul edip, birkaç küçük analitik ya da teknik yenilik (kompleksite/karmaşıklık, doğrusal dışılık) ekleyerek güvenli sularda yüzme eğilimi. Her ne kadar önemli bir işe imza attığınızı düşünseniz de, bu tercih sizi tümüyle ‘kilise öğretisinin’ içinde tutuyor.

Benim farklı, tehlikeli ve dürüst olmak gerekirse çok yalnız olduğumu düşündüğüm bu yolu seçme sebebim ise açık: Yukarıda bahsettiğim yöntem çokça kez denendi ve her seferinde mağlup oldu. Tam da bu yüzden kitabın arkasındaki emeğin ilk on yılı arkeolojik bir çalışmaydı ve benden öncekilerin tam olarak ne yaptığını – ve ne yapmadığını – anlamaya uğraşarak geçti.  Sonraki on beş yılda da onların bıraktığı yerden devam etmeye, üstüne koymaya çalıştım.

Elimizde çok kapsamlı, birçok uygulama alanına sahip, derinlikli bir yazın var. Bunun içindeki güçlü argümanları görmezden gelmek için hiçbir neden yok. Ben, bu argümanlara içkin mantığı alıp günümüz dünyasına taşıdım.

Genç meslektaşlarıma tavsiyem de, neoklasik çerçeveye yapışıp kalmak, ufak tefek değişikliklerle yetinmek yerine, radikal bir kopuşu seçmeleri ve hali hazırda önlerinde duran, gerçek kapitalizmi anlamaya odaklanmış yazın deryasına dalmaları.

Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Kitabın üniversitelerde okutulabilecek alternatif bir müfredatın altyapısını oluşturduğunu düşünüyorum ve ilgilenen meslektaşlarımı da birlikte çalışmaya davet ediyorum. Kitabın internet sayfasında (www.realecon.org) bu zeminde çeşitli dersler oluşturmaya çalışan hocalara açık bir forum var. Ana motivasyonumuz şu: Mikrodan makroya uzanan yolda, neoklasik iktisadın açıkladığı bütün olguları rasyonel seçim, rasyonel beklenti, fayda maksimizasyonu gibi garabetlere başvurmadan açıklayan bir müfredatla öğrencilere gitmek harika olmaz mıydı? Bu meseleyle genelde genç arkadaşlarımız uğraşıyor, çünkü mesafe kat etmiş meslektaşlarımıza göre çok daha açık, eleştirel ve gerçek dünyayı açıklama hedefleri doğrultusunda bütünlüklü bir yaklaşım oluşturmaya çok daha hevesliler. Ben de, bu söyleşiyi okuyan meslektaşlarımı gerek lisans gerekse yüksek lisans düzeyinde alternatif bir müfredat oluşturma çabamızda bizlere ortak olmaya davet ediyorum.

Dipnot:

[1] Yazarın politik ekonomi, uluslararası ticaret, rekabet, makro ve mikro iktisat, refah devleti, üretim yasaları ve diğer birçok alandaki çalışmalarına http://www.anwarshaikhecon.org/index.php/publications adresinden doğrudan ulaşılabilir.

Türkçe olarak da üretim Yasaları ve Cebir Yasaları: Zırva üretim Fonksiyonu ve 21. Yüzyılın İlk Büyük Buhranı gibi makalelerine internetten ulaşmak mümkün.

sendika.org

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: finansal kriz / kapitalist ekonomik kriz / kapitalizm / Marksizm /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.