kadinlar

Kadınlar “Hayır” derse!

Ergin Yıldızoğlu - 29 Ocak 2017 - Güncel Politika

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Önümüzde, sayısız anayasal suç işlenerek, de facto değiştirilmiş bir rejimin, müstehcen karakterini bir “milli irade” incir yaprağıyla örterek de jure hale getirmeyi amaçlayan bir referandum; yaklaşık 100 yıl önce kaybettiği ayrıcalıkları yeniden eline geçirdikten sonra asla kaybetmemeye kararlı bir tabakanın siyasi iktidarı var.

Bu tabakanın liderliğinde siyasal İslam’ın iktidara yürüyüşü, yine bu tabaka tarafından günlük yaşamın dincileştirilerek devletin işgal edilmesi, toplumsal artı değerin bölüşüm devrelerinin üzerine asalak bir rantiye sınıf olarak yapışma süreci engellenemedi. Bu süreç ilerledikçe demokratik, ilerici, sol muhalefet hatta “liberal duyarlılıklar” zayıfladı. Şimdi referanduma gidilirken, ülke hızla ekonomik bir krizin içine düşüyor. Devlet ve yargı düzeni, kitle–medya kontrol araçları askeri rejimlerde bile görülmeyen bir ceberrutluk ve keyfilik düzeyine ulaştı, dış politikada sonuçsuz askeri maceralar, basın susturulduğundan dolayı sinsice tırmanıyor.

Daha da derinlere batmadan, daha da önemlisi batmayı önleyebilmek için önce, George Orwell’in “O kadar derine battık ki, apaçık olanı yeniden vurgulamak her akıllı insanın ilk görevidir” uyarısına uymak gerekiyor.

Referandumun sonucu “evet” çıkarsa “Siyasal İslam”ın totaliter bir dinci rejim kurma projesi kısa sürede tamamlanacaktır. Saray’ın, AKP’nin, Siyasal İslam’ın mahalle-cami tabanının, ellerindeki her türlü olanağı kullanmasına karşın yine de referandumdan “Hayır” çıkması halinde nasıl davranacaklarını tam olarak kestirmek olanaklı değil. Ancak, AKP’nin ve Siyasal İslam’ın, iktidarlarının çöküşüyle sonuçlanacak bir yola girmeyi kabul edeceklerin, düşünmek saflık olur. Haziran seçimlerinden sonra yaşananları, terör saldırılarında ölenleri, Numan Kurtulmuş’un tehditlerini anımsamak yeter. Kısacası ülke halklarını son derecede tehlikeli bir dönem bekliyor.

Ancak, kadınlar “Hayır” derse her şey değişebilir!

Bu gidişe direnmeye olanak verebilecek yollar üzerinde düşünürken, kimi tepkilere hedef olmak pahasına bazı gerçekleri yeniden vurgulamak gerekiyor: Ülkeyi bu noktaya AKP yönetimleri, onun ilerleyişini, demokratikleşme, kimlik siyaseti, aslı astarı olmayan “açılım” fantezileriyle meşrulaştırarak, yolunu açan YAE’ci liberal entelijansiya; hep aynı hataları tekrarlayıp farklı sonuç almayı uman CHP’nin öngörüsüzlüğü getirdi.

Geride bıraktığımız 15 yılı, özellikle Gezi sonrası dönemi, “sol” da değerlendiremedi. “Gezi Olayı” fırsatını kaçıran, Kürt siyasi hareketine de benzer bir eleştiriyi, özellikle haziran seçimlerini izleyen döneme ilişkin olarak yöneltmek gerekiyor.

Referandumdan sonra kendini en zor koşullar içinde bulacak olanların başında özel olarak kadınlar, LGBTİ bireyler, korunmasız çocuklar ve sol- işçi hareketi geliyor. Kapitalist sınıfın da mülkiyet hakkının Saray’ın iki dudağı arasında kalmaya devam etmesi de ayrı bir sorun.

Şimdi bir taraftan referandumdan “Hayır” çıkması için çalışırken, diğer taraftan “referandum sonrasına” hazırlanmak gerekiyor. CHP’nin, solun, hatta Kürt hareketinin geçmiş deneyleriyle, andaki durumuna bakınca iyimser olmak zor. Buna karşılık Siyasal İslam, projesini ilerletebilmek için devletin olanaklarını kullanarak hem kendi tabanını konsolide etmeye devam ediyor, hem de şoven milliyetçiliği yedeğine alarak cepheyi genişletmiş görünüyor.

Mevzi savaşından, manevra savaşına geçerken

Siyasal İslam’ı AKP liderliğinde bugüne getiren “pasif devrim”, mevzi savaşları, moleküler dönüştürme süreci, darbe fiyaskosundan sonra (Haziran seçimlerini izleyen dönemden de başlatabiliriz.) doğrudan saldırılarla yerini manevra savaşı sürecine bırakmaya başlamıştı. Referandumdan sonra AKP’nin bu süreci “iç savaşı” bile göze alan bir kararlılıkla hızlandıracağını düşünüyorum.

Direnişin olasılıkları üzerinde düşünürken, bu “pasif devrim” sürecinin başarısını hazırlayan koşulları da iyi değerlendirmek gerekiyor. Bu “pasif devrim” sürecine bakınca, mevzi savaşının, trasformismo (kendinden olmayan entelektüelleri yanına çekerek, ya da en azından tarafsızlaştırarak kârcı tarafı zayıflatmak) taktiklerinin, bölmek – birleştirmek diyalektiğinin AKP liderliğindeki Siyasal İslam tarafında başarıyla yönetilmiş olduğunu görüyoruz.

Siyasal İslam; ilk aşamada, demokrasi, kimlik, “darbeciler” söylemiyle, trasformismo ile yanına çektiği liberallerin “katı laiklik”, “askeri vesayet” saçmalıklarının yardımıyla, karşı tarafın saflarını böldü (“yararlı salaklar”, Kürt açılımı dönemi), kendi saflarını genişletti. Bu dönemde Siyasal İslam, liberal entelijansiyanın, ABD ve AB emperyalizminin katkılarıyla “Cemaat” ile işbirliğini güçlendirdi, yetişkin ve modern görünüşlü kadro eksiğini kapattı. Siyasal İslam, referandumla birlikte, gereksinimi olan yasal zemini yarattıktan, rejimi de facto değiştirmeye başladıktan sonra, projesinin ilerlemesini yavaşlatacak “safraları” (önce liberalleri, Kürt açılımını; devletin şiddet araçlarını ve yargıyı felç ettikten sonra da “Cemaat”i) attı. Siyasal İslam, OHAL ile devleti temizleyerek “birleştirirken”, şoven milliyetçilikle saflarını ve “savaş hazinesini” güçlendirdi.

Şimdilerde, “Cemaat”in kimi unsurlarının da, gücünü kanıtlamış olan iradeye biat ederek, referandum sonrasında, yeniden iktidar koridorlarına alınma umuduyla yaltaklanmaya başladığını görüyoruz.

Bir siyasi hareketin, muhalefette ya da iktidarda, güçlenerek ilerleyebilmesi açısından bölmek – birleştirmek diyalektiğini yönetebilmesi büyük öneme sahiptir. Bu diyalektiği yönetebilmek için de öncelikle belirgin bir projeye, buna uygun bir söyleme, bu söylemi üretecek entelektüellere, hatalarından dersler çıkarabilen bir liderliğe sahip olmak gerekiyor.

Egemen ideolojisi ve yönetici seçkinleriyle birlikte dejenere olan siyasal düzenin, aniden tüm partileriyle birlikte iflas etmesi, Siyasal İslam’ın “değişim” “demokrasi”, “ötekini tanımak/anlamak” söylemiyle ortaya çıkmasını kolaylaştırdı. Buna karşılık CHP, Siyasal İslam’a karşı “eski”yi savunmaktan öteye geçemedi. Ne CHP’nin ne de genel olarak muhalefetin saflarında halkın kaygılarına, taleplerine cevap verebilecek yeni bir değişim projesi, buna uygun bir söylem üretilemedi. Dolayısıyla muhalefet kendi safların arındırarak (bölerek)- birleştiremiyor; dahası referanduma ve sonrasını içeren sürece, bugüne kadar yaptıklarını yaparak gidiyor. İyimser olmak zor. Ancak, kadınlar, “Hayır” derse, her şey değişebilir!

“Onlar ne yaptıklarını biliyorlar…”

CHP’nin AKP tabanına hitap ederek onları, “gerçek çıkarları” konusunda “bilgilendirerek” AKP’den koparma politikası hep başarısız oldu, olmaya da mahkum. Çünkü, AKP tabanı, Siyasal İslam’ın hegemonyası altındaki kesim, AKP’ye oy verirken “ne yaptığını biliyor”. O nedenle anlamını yitirmiş bir mecliste sert konuşmalar yapmak, çoktan rafa kalkmış “demokrasi varsayımını” ölçü alarak eleştirmek, kapı kapı dolaşarak anlatmak, bir hegemonyanın ifadesi olan bu “bilme” durumunu değiştiremez. Önce hegemonyayı sarsmak, karşısında bir başka gücün olduğunu pratikte göstermek gerekir.

Bu bugün hala başarılabilir! Siyasal İslam, bu olasılıktan korktuğu için, OHAL’e dayanıyor, totaliter bir rejim arzuluyor.

Demokratik laik muhalefet ama, özellikle “sol”, direnişin sınıfsal boyutunu da dikkate almıyor. Sürekli sınıf çıkarlarını vurgulamaktan değil, işçi sınıfının, “Gezi” olayında ortaya çıkan, hızlı hareket etme, örgütlenme, sokakta ve sosyal medyada karşıt söylem, eylem üretebilme kapasitesini kanıtlamış yeni kesiminin (orta sınıf proletarya), yanı sıra kadın, LGBT hareketinin (referandumdan sonra özgürlüklerinden en fazla kaybedecek olan kesimlerin) etkin bir biçimde harekete geçirilememesinden söz ediyorum.

Bu konjonktürde kadın hareketi ve LGBT hareketinin enerjisi özellikle önemlidir. Bu kesimin içinde orta sınıf proletaryanın unsurlarını büyük ölçüde barındırıyor olması da ayrıca önemlidir. Geçen hafta bu enerji, ABD, Avrupa, Avustralya’da, tüm dünyada 75 ülkede potansiyellerini, Trump’ın kimliğinde erkek egemenliğine karşı gerçekleşen protesto hareketleriyle, meydanları, sokakları, sosyal medyanın tüm olanaklarını kullanarak sergiledi.

Tarih bize kadınların mücadelesinin en kritik zamanlarda, toplumun gitmekte olduğu yönünü belirleyebildiğini gösteriyor. Bu bağlamda şu sonuç alıcı protesto eylemlerini anımsayabiliriz: 1789, Paris, Saraya büyük yürüyüş; Mart 1913, Washington, oy hakkı için; 1920, Nijerya, sömürge yönetiminin pazarcı kadınları hedef alan vergilerine karşı; Ağustos, 1956 Güney Afrika, ırkçı kısıtlamalara karşı; Ekim 1975, İzlanda, eşit işe eşit ücret için; Ekim 2016, Polonya, kürtaj hakkı için; Ekim 2016 Arjantin, kadına yönelik şiddete karşı; Kasım 2016 Türkiye, tecavüzcüsüyle evlendirme yasasına karşı.

Rosa Lüksemburg, “önce hareket var” diyordu. Gücünü yadsınamayacak biçimde ortaya koyabilen bir hareketlilik yaratmadan, hegemonyanın etki alanındakilere sözle nüfuz etmek mümkün olacak gibi görünmüyor. Bugün, bu konjonktürde, örneğin

8 Mart günü enerjisini sokaklarda, meydanlarda, sosyal medyada, sergileyebilen bir kadın mücadelesi bu haraketliliği başlatabilir, hatta Siyasal İslam baskısı altındaki kadınlar üzerinde özgürleştirici bir etki dahi yapabilir: Aristofanes’in Lizistrata’sından bu yana biliyoruz ki, kadın “hayır” derse, fallus kırılır, yaşam durur.

BirGün Pazar

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Kadınlar / Referandum 2017 / Yeni Anayasa Referandumu /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.