ekonomik kriz 2

24 Haziran sonrası: IMF’li ya da IMF’siz kemer sıkmaya hazır olun! – Mustafa Durmuş

Sol Defter- Haber - 14 Haziran 2018 - Güncel Politika / Türkiye

facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Bir ülkenin ekonomist yazdıkları bir makalede, dış borç geri dönüşleri ve birleşik faiz oranları istikrarsız ve ekonomik büyüme fırsatları birleşik faiz oranları sürekli yükseliyorsa ve bütün bunlar birleşik faizler birleşik birleşik bir krizinceye dönüşmesi kaçınılmaz olduğu ileri sürdüler. [1]

Bir durumun olduğu tehlikeye atmaktır.

Faiz oranı bir haftada yüzde 4,25

Ülkede döviz kurundaki hızlı yükselişin durdurulması (en azından 24 Haziran seçimlerine kadar) ve enflasyonun dizginlenebilmesi için faiz oranları 1 haftada 425 puan (yani yüzde 4,25) artırıldı. Böylece TCMB faizi yüzde 18,25’i bulurken, kredi faizi yüzde 21’e ve SWAP maliyeti yüzde 19’a yükseldi.[2]

Borç stoku son 15 yılda 10 kat arttı

Borç stokları alarm veriyor. Son 10 yılda toplam borç stoku 10 kat artarak 3,6 trilyon lirayı buldu. Bu haliyle milli gelirin yüzde 141’ine ulaştı. Bu borçların yarısı döviz cinsinden borçlar. IIF’nin verilerine göre toplam borç stoku sadece 2016’dan 2017’ye milli gelirin yüzde 10’u oranında bir artış gösterdi. Bu haliyle Türkiye, yükselen ekonomiler içinde Mısır’dan sonra en yüksek borç artış hızına sahip ülke.[3]

Ancak bu borçlar içinde en riskli olanı özel sektörün dış borçları. Geçen yılın sonu itibariyle 453 milyar doları aştı. Cari açığın finansmanı için gerekli olan 50 küsur milyar dolarlık finansman ile birlikte özel sektörün 12 ay içinde ödemesi gereken borç miktarı 220 milyar doları aşıyor. Ülke kredi puanının sürekli düşürüldüğü, bu nedenle de risk priminin (CDS) sürekli yükseldiği bir ortamda özel sektör açısından dışarıdan yüksek maliyetlerle borçlanmak çok riskli. Ayrıca borcu borçla çevirme oranı demek olan roll over yüzde 140’ı buldu.

Büyümeye sert fren

Tüm bunlar olurken ekonominin büyümesi çok yavaşlayacak gibi görünüyor. Her ne kadar bugün açıklanan büyüme verisi bu yılın ilk çeyreğinde ekonominin yüzde 7,4 oranında büyüdüğünü gösterse de, bu büyümenin en önemli faktörlerini artan cari açık ve kredilerle pompalanmış özel tüketim harcamaları olduğu anlaşılıyor (yüzde 11,1 oranında).

Yani kredi pompalaması ile sağlanan böyle bir genişleme özellikle de 24 Haziran sonrasında sürdürülemez bir hal alacak. Nitekim Moody’s Türkiye ekonomisinin bu yıl ki büyüme hızına ilişkin tahminini yüzde 2,5’a kadar düşürdü[4]. Bu öngörüyü haklı çıkartır bir biçimde, Başbakan Yardımcısı M. Şimşek de “bu yıl ikinci yarısından itibaren cari açığın daralacağını” söylerken[5], aslında ekonomik büyümenin çok cılız olacağını anlatıyordu.

Büyümenin yavaşlaması demek şirketlerin daha az kâr etmesi, gelirlerinin düşmesi, hatta zarar etmesi demek. Bu da böyle yüksek faiz ve döviz kurunda borçlarını geriye ödemekte çok zorlanacaklar demek ki birkaç haftadır ülkenin en büyük holdinglerinin borç yapılandırmaya başvurduklarına ilişkin haberler bu savı destekliyor. Bunun sonu belli: İflaslar, toplu işçi çıkartmaları vs.

Popülizm ile destekli sürgit bir otoriterleşme

Ayrıca ülkede bir yandan OHAL altında sürgit bir otoriterleşme devam ederken, seçim atmosferi altında siyasal iktidar tam gaz popülizmi körüklüyor. KGF kredileri bir kez daha artırılırken, özel sektöre verilen teşvikler devam ediyor, yani seçim ekonomisinin gereği olarak hemen her kesime dağıtılan kaynaklar artık neredeyse kontrolden çıktı. Bu kaynaklardan sermaye kepçe ile bol bol yararlanırken, emekçiler kaşığın ucu ile yetinmek durumunda.

Bu tabloya bir de siyasete endekslenmiş savaş harcamaları, yeni askeri operasyonlar ve devletin bir türlü azaltılamayan lüks tüketim harcamaları eklendiğinde sonucun özel sektör borç krizinin tetiklediği bir mali kriz olacağı görülüyor. Yani krizsiz bir tek kamu sektörü vardı, artık o da krizin kapsama alanına girdi.

Dışarıda faizler artıyor, sıcak para yuvaya dönüyor

16 yıldır bu ülkeyi, üstelik de şu ana kadar hiçbir siyasal partiye kısmet olmamış bir biçimde, koalisyonsuz, tek başına yönetenler bu sorunu aşabilirler mi, öyleyse nasıl aşabilirler?

Ülkenin yabancı kaynağa (özellikle de sıcak paraya) olan bağımlılığı çok açık. Bu bağımlılık son 10 yıldır daha da arttı. Ancak ülkeye artık AKP iktidarlarının ilk yıllarındaki kadar bol yabancı kaynak gelmiyor. Gelen ise fazla uzun kalmıyor.

Çünkü günümüzde dünya ekonomisinde 2000’li yıllarındaki kadar bol likidite,  göreli olarak ucuz kredi yok. Dışarıda faiz oranları giderek yükseliyor, bu da dışarıyı daha cazip hale getiriyor. Bu hafta FED’in bir kez daha faiz artırımına gitme olasılığının yüksekliği Türkiye’ye gelen kaynağın daha da azalacağını ve çıkışların artacağını gösteriyor.

Güven yoksa sıcak para donuyor

İçerden kaynaklı olarak da artık Türkiye, ekonomisiyle, siyasetiyle, kurumsal yapısıyla batılı ülkelere ve uluslararası sermayeye yeterince güven vermiyor. Devletin başının söylediklerini düzeltmek için finans kapitalin merkezine piyasaların yakından tanıdığı bir bakanın ve Merkez Bankası başkanının yaptığı çıkartma da yeterli olmuyor. Para artık güvenli limanları tercih ediyor. Çünkü yabancı sermaye ülkede hem ekonomik hem de siyasal istikrarı (mutlaka demokrasi olması gerekmiyor) önemsiyor. Aksi halde yatırdığını, elde ettiği kârı dışarı çıkartamama ya da hesaplarının alt üst olması endişesini yaşıyor.

Bu durumu finansal piyasaların içinden bir yatırımcı yorumlarken, bundan sonra olacakların da işaretini veriyor:

“Kısa vadeli dış borçları ve cari açıkları çok yüksek olan ülkeler ciddi bir satış baskısı altına girdiler. Uluslararası yatırımcılar bu ülkelerdeki portföylerini boşaltarak fonlarını ABD varlıklarına kaydırmaya başladılar.”[6]

“2001 krizinden sonra bir kez daha bu hale nasıl getirildiğimiz” sorusunu akılda tutarak, artık  “bir kez daha IMF kapısına gidilecek mi” sorusunu sormalıyız.

20. kez IMF kapısı mı?

IMF kapısına, bu kurum sadece acilen doğrudan milyarlarca dolarlık kredi sağlasın diye değil, özel sektörün dış borçlarının yeni borçlarla çevrilebilmesi için uluslararası bankalara “yeşil ışık” yaksın diye gidilir.

Çünkü bu yeşil ışık yakma ya da yakmama işi IMF’nin işi. Adeta trafik polisi gibi “geç” derse bankalar bir ülkeye kredi verirler, geçici olarak rahatlatırlar. Üstelik bu kredilere rağmen 2010 Avro Bölgesi krizi (Yunanistan ve İrlanda)  ve geçen hafta Arjantin krizinde olduğu gibi bir süre sonra ekonomilerin tekrar krize girmesi ihtimali hayli yüksektir.  Hem de kendi halklarına kemer sıktırarak ağır bedeller ödetmek pahasına.

IMF’nin garantörlüğünü yaptığı, yeşil ışık yaktığı kreditörler (uluslararası bankalar vs), verdikleri krediler karşılığında ülkenin ağır bir kemer sıkma politikası uygulamasını talep ederler. Yani hükümetlerin vergileri artırmasını ve halka dönük kamu harcamalarını kısmasını isterler. Böylece hükümetlerin borç anapara ve faiz ödemesi yapabilmelerini, bu yolla da verdikleri kredileri faizleriyle birlikte geri almayı isterler.

Kemer sıkma politikası uygulamayanlar ya yeni borç alamazlar ya da daha yüksek faiz oranlarından borçlanmak zorunda kalırlar ki bu onlar açısından mevcut borç yükünün daha da ağırlaşacağı anlamına gelir. Yani “kemer sıkma” kapitalist krizin dünya ekonomisine işsizlik ve dünya ticaretinde daralma biçiminde getirdiği yüke eklediği bir diğer ağır yüktür.

Diğer yandan bu kemer sıkma önlemleri, kemer sıkma adı altında değil, daha büyük bir program, “yapısal uyarlama programı” adı altında borçlu ülkeye dayatılır ve sonuna kadar uygulatılır.

Yapısal uyarlama programları

Bu programlar neoliberal iktisadi öğretiye göre hazırlanmış olan ve IMF’nin ‘Şartlılığı’nın (conditionality) olmazsa olmazı niteliğindeki orta ve uzun vadeli programlarıdır.

IMF’nin 1980’lerin başından itibaren böyle programlar uygulamasının nedeni, 1970’lerin borç krizlerinin küresel finans piyasalarının başarısızlıklarını ortaya çıkartması ve bu nedenle de IMF’nin iflasın eşiğine gelmiş ülkeleri kurtarma görevini üstlenmesiydi.

Yani ABD, “son borç verici kurum” olarak belirlediği IMF’nin yeni rolü, özel kredi kurumları risk almak istemediklerinde aracı olarak ya da son borç verici kurum olarak bu ülkelere kredi vermekti. Bu adeta, küresel çapta özel bankalar ile merkez bankalarının ilişkisine benzer bir ilişkiydi.

Nitekim IMF, 1982 Meksika borç krizinin ardından ‘concerted lending’ adı verilen bir program aracılığıyla büyük Amerikan bankalarını devreye soktu.  Bu program çerçevesinde bu bankalar vadesi gelen borçların anaparalarının ertelenmesine ve kısa vadelilerin uzun vadeye çevrilmesine (roll-over) imkân tanıdılar, ekstra faizler karşılığında borçlu ülkelere yeni krediler açtılar. Burada amaç borçlu ülkelerin iflasını önleyerek yeniden, borçlarını geri ödeyebilir ve uluslararası sermaye piyasalarından yeniden borçlanabilir bir duruma getirmekti[7].

Bu uygulama her ne kadar borç çevirmeyi kolaylaştırsa da, borçlu ülkelerin giderek daha fazla borçlanmalarına ve borç stoklarının ağırlaşarak borç tuzağına düşmelerine neden oldu. Öyle ki Türkiye dâhil günümüzün çok sayıda azgelişmiş ülke IMF kaynaklarının sürekli kullanıcısı haline geldi.

Köprü kredisi alma koşulu: istikrar tedbirlerini ve yeniden yapılandırma politikalarını uygulamak

Diğer yandan IMF, borçlu ülkelerin borçlarını geriye ödeyebilmelerini kolaylaştırmak ve onlara uluslararası özel bankalarca verilmiş olan kredileri yeniden yapılandırmak amacıyla köprü kredileri verirken bu kredileri belli şartlara bağlamaya başladı. Bu şartlar ülkenin IMF kredilerini kullanabilmek için devalüasyon yapmak, faiz oranlarını serbest bırakmak gibi ekonomik istikrarı sağlamaya dönük olduğu ileri sürülen acil önlemlerdi[8].

Normalde hiçbir özel bankanın önermeye dahi cesaret edemeyeceği bu koşulları IMF, sağladığı kredilerin büyüklüğü, uluslararası kreditörler için garantör olma pozisyonu ve ABD emperyalizminin gücüyle ilişkisi nedeniyle borçlu ülkelere dayatabiliyordu ve bu konuda ikizi Dünya Bankası’nın (DB) da tam desteğini alıyordu.

Diğer taraftan ‘yapısal uyarlama politikaları’ (YUP) adı verilen ve Ortodoks IMF politikalarının özünü oluşturan politikalar ise borçlu ülkelerin orta ve uzun vadede uygulaması zorunlu politikalar. Bu politikaların belirlenmesinde normalde borçlu ülkelerin herhangi bir inisiyatifi bulunmuyor.

Orta ve uzun vadeli kemer sıkma politikaları

Bu programlar altında, hem IMF hem de DB, verilen kredilerin geri ödenebilmesini sağlayabilmek için borçlu ülkelerin kamu işletmelerini özelleştirmelerini; kamu harcamalarını kısıp, kamu gelirlerini artırmalarını, mali disiplin ve faiz dışı fazla vererek ve para ve kredi hacminin daraltarak bütçe açıklarının kapatılmasını; eğitim, sağlık, emeklilik ve çocuk yardımları gibi sosyal harcamaları kısmalarını; ulusal sanayilere ve tarım kesimine verdikleri sübvansiyonları azaltarak ve tarife ve diğer ithalat engellerini ortadan kaldırarak ekonomilerini düzenlemekten vazgeçmelerini şart koşuyor. Ayrıca,  talep fazlasını ve enflasyonu dizginleyebilmek için serbest piyasa mekanizmasına işlerlik kazandırılması, kamu iktisadi teşebbüslerinin ürettiği mal ve hizmetlerin fiyatlarının serbest bırakılması, faiz oranlarının yükseltilmesi şart oluyor.[9]

Hastayı iyileştirmeyen acı ilaç

Diğer yandan bu programlar aşağıdaki politikaların hayata geçirilmesini gerektirdiği için sınıfsal olarak emekçi sınıfların durumlarını kötüleştiren, krizin faturasını bu sınıflara çıkartan politikalar.

(i) Bütçe açığını azaltmaya dönük maliye politikası önlemleri sırasıyla; özelleştirmeler, vergi düzenlemeleri kamu çalışanlarının ücretlerinin dondurulması, istihdam kısıtlamaları (emekliliğe sevk etme) ve sıkı gelir politikaları, eğitim, sağlık, sosyal konut, alt yapı gibi sosyal harcamalarda tasarruf politikalarından oluşuyor.

Özelleştirmeler

IMF kamu işletmelerinin özelleştirilmesini bu işletmelerin verimsiz çalıştırıldıkları ve kamu müdahalelerinin zararlarından hareketle savunuyor. Ayrıca KİT satışlarından elde edilen gelirlerin dış borçları geri ödemede de kullanılabileceğini öngörüyor.

Sosyal harcamalara budama

Bütçe açıklarını ve borç stokunu azaltmak amacıyla IMF ayrıca, sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik gibi sosyal harcamaların da kısılmasını talep ediyor. Sıkı gelir politikaları altında, özellikle düşük gelirli gruplara (örneğin çiftçilere verilen tarımsal sübvansiyonların, yoksul halkın kullandığı elektriğe ve toplu ulaştırmaya verilen desteklerin) kaldırılmasını şart koşuyor.

(ii) Yapısal uyarlama programları piyasaların serbestleştirilmesi (deregülasyon) ve ihracat yönlü büyüme stratejisini de içeriyor. Böylece bu programa uygun olarak her türlü fiyat kontrolü ve küçük üretime dönük sübvansiyonun kaldırılması, faiz oranlarının serbest bırakılması, uluslararası sermaye akımlarının serbestleştirilmesi (sermaye kontrollerinin kaldırılması), döviz kuru düzenlemelerine ilişkin serbestleştirmeler, dış ticaretin liberalleştirilmesi, kotaların kaldırılması ve tarifelerin azaltılması gerekiyor.

İhracatın ve yabancı sermayenin teşvik edilmesine dönük önlem olarak, duruma göre acilen ve büyük çapta bir devalüasyon yapılması ve ardından serbest dalgalı kur sistemine geçiş ve sermaye hareketlerinin tam serbestisi ve döviz kontrollerinin kaldırılması öneriliyor. Yani çok yoğun bir deregülasyon politikası uygulattırarak uluslararası sermayenin de hareket alanını genişletiliyor.

Böylece programlar ithalatın kısılıp ihracatın artacağını, bunun da  cari açığı azaltacağını öngörüyor. İhracatı artırabilmek için, ayrıca gıda fiyatlarını belli bir düzeyde tutan sübvansiyonların da azaltılması ya da tamamen ortadan kaldırılması gerekiyor.[10]

Diğer taraftan bu önlemler ihracatı özendirse de, halkın elindeki yerel paranın kıymetini düşürdüğü için yaşam maliyetlerinin artmasına, dolayısıyla da halkın daha da yoksullaşmasına neden oluyor.

Devalüasyon, faiz ve sermaye hareketlerine tam serbestiyet

Ayrıca bir bütün olarak, IMF ve DB’nin bu yapısal uyarlama politikaları, azgelişmiş ülkeleri borç ödeme makinelerine dönüştürürken, dünyanın en zengin bankaları ve kurumları için de kolay kazanılan kârlar yaratıyor.

Türkiye’de ise ihracatın, hammadde, ara malı,  girdi, enerji ve sermaye malı anlamında yüzde 80’e varan oranlarda ithalata bağımlı olduğu gerçeği Türkiye için bu öngörünün tutmamasıyla sonuçlanacak. İthalat, yüksek kur nedeniyle daha pahalı hale geleceği için, bu hem enflasyonu, hem de ihracattaki beklenen fiyat avantajını ortadan kaldıracak. Bunu telafi edebilmek için reel ücretlerin çok düşük tutulması ise ülkede yoksulluğun artmasıyla sonuçlanacak.

Faiz oranlarının serbest bırakılması ise Türkiye’de bir süredir “Merkez Bankası bağımsızlığı” olarak tartışılıyor. Pratikte bu aslında enflasyonun üzerinde, yani yüksek faiz politikası anlamına geliyor. Böylece yabancı sermayenin özendirildiği ileri sürülüyor. Merkez Bankası bağımsızlığı ise çok tartışmalı bir konu. Çünkü MB’nin bütünüyle uluslararası finans kapitalin emrine girmesiyle sonuçlanabilecek riskleri içeriyor.

Diğer yandan yüksek faize gelen yabancı sermaye kısa vadeli spekülatif sermaye. Ayrıca yüksek faiz ekonomiyi daralttığı gibi, işsizliğe ve yoksulluğa neden oluyor.

Uluslararası sermaye akımlarının serbestleştirilmesine dönük sermaye kontrollerinin kaldırılması ise azgelişmiş ülkeleri vuran finansal krizlerin temel nedenlerinden biri olduğu gibi, buna dönük engellerin kaldırılması spekülasyonu da teşvik ederek kırılgan azgelişmiş ekonomileri krizlere sürüklüyor.

İthalatın serbestleştirilmesi, halkın daha ucuz mal tüketimini sağladığı için savunulsa da, kısa vadede fiyatları düşürse de, ithalata bağımlılık hem yerli üretimi baltalıyor, hem de dövize olan bağımlılığı artırıyor.

Yabancı sermayeye kâr transferi garantisi

Keza, yapısal uyarlama programları altında, azgelişmiş ülkeler ekonomilerini yabancı sermayeye daha fazla açmak, yabancı yatırımlar üzerindeki kısıtları kaldırmak ve yabancı şirketlerin ülkenin doğal kaynaklarını ve işçilerini en düşük fiyatlardan kullanmalarına izin vermek zorundalar. Bunun için ayrıca kârın çok büyük bir kısmının bu çok uluslular şirketlerce kendi ülkelerine transfer edilmesine de engel konulmamalı. Böyle bir durum ise ülkenin emperyalizme olan bağımlılığını daha da pekiştiriyor.

Tepeden tırnağa tüm ekonomi politikaları üzerinde denetim

Böylece IMF sadece ödemeler bilânçosunu düzeltmeye yönelik politikalar uygulamıyor, kredi verilen ülkelerin neredeyse tüm politikaları üzerinde belirleyici oluyor. Para ve maliye politikaları, IMF’nin azgelişmiş ülkelerin büyüme ve kalkınma hedefleri üzerinde etkili olabileceği alanlardan sadece ikisi ve en çok bilinenleri. IMF daha ziyade “yeşil ışığı” yakmak için bunları şart koşuyor.  Ancak IMF aynı zamanda dış ticaret, finansal serbestleşme, özelleştirme, kamu kesiminin büyüklüğü ve rolü gibi çok sayıda başka alanlar üzerinde de etkili olabilecek politikalar ya da uyarlamaları dayatıyor.

(iii) Program son olarak,  kaynak tahsisinde etkinlik, verimlilik ve milli hasılayı artırmaya dönük olarak sektörel reformları, mikro reformları ya da yapısal reformları şart koşuyor.

Mikro reform ya da yapısal reformlar

IMF’ye göre, bu programlar, krizdeki bir ekonominin üretken kapasitesini harekete geçirerek uzun vadeli, sürdürülebilir bir büyümeyi mümkün kılacak etkin kaynak tahsisini sağlamaya dönük mikro yapısal reformları ya da piyasalara dönük yapısal reformları içeriyor.

Türkiye’de bunun paralelinde, son faiz artırımının ardından enflasyonun, ileri faiz artırımlarının ve liranın değer kaybının önlenebilmesi için bazı iktisatçılar vakit geçirmeksizin yapısal reformların hayata geçirilmesi gerektirdiğini yazmaya başladılar. Aslında önerdikleri özünde IMF’nin önerdiği ya da şart koştuğu yapısal uyarlama politikalarından farklı değil.

Türkiye’ye ilişkin olarak bu kesimlerden bazılarının önerdikleri siyasal ve sosyal reformlara karşı çıkılabilmesi mümkün değil. Örneğin Türkiye için siyasal (kuvvetler ayrılığına dönüşü, daha fazla demokratikleşmeyi ve özgürlükleri sağlayan anayasa değişiklikleri, seçim ve siyasal partiler kanununun demokratikleştirilmesi, seçim barajının kaldırılması gibi)  ve sosyal alandaki yapısal reformların (bilimsel, laik ve demokratik bir eğitim sistemine geçiş gibi) yanı sıra temel ekonomik reformlar da öneriliyor.[11]

Bu reform önerilerini IMF’nin yapısal uyarlama programlarında görebilmek çok zor. Ya da birer cümle ile geçiştiriliyorlar. Diğer taraftan bu öneriler ekonomik reformlarla birlikte ele alındığında konu tartışmalı bir hal alıyor.

Öyle ki yapısal ekonomik reformların başında; ekonomik büyümenin ithalâta bağımlı yapıdan kurtarılması ve cari açığın düşürülmesine dönük reformlar (kısmi ve geçici ithal ikamesi, yerli üretimin teşvik edilmesi gibi); bütçe gelirlerinin sürdürülebilirliğini sağlayan reformlar (KDV ve ÖTV’nin payını azaltan Gelir Vergilerinin payını artıran bir vergi reformu gibi); sosyal güvenlik ve sağlık harcamalarının payını azaltan (sosyal güvenlik reformu gibi); enerji faturasını azaltan önlemler; reel sektörün gerçek durumunu yansıtmayı sağlayacak düzenlemeler (sektörel reformlar gibi); Merkez Bankası’nın ve TÜİK’in bağımsız çalışmasını sağlayacak kurumsal reformlar gibi düzenlemeler geliyor.[12] Bu önerilerin, sınıfsal çıkarları karşı karşıya getirmek anlamında birbiriyle çatışan yanları olduğunu söylemek gerekiyor.

Büyüme ve etkinlik hep ön planda

Bu programlarda “etkinlik”, “verimlilik” ve “büyüme” gibi hedefler hep ön planda tutuluyor. Toplumun bir bütün olarak ekonomik refahı bu kavramlara indirgendiğinde “adaletli, hakkaniyetli bölüşüm”, “gelir dağılımı eşitsizliği ile mücadele” gibi kavramlara yer verilmiyor ya da bu kavramlar ikinci planda yer buluyor.

Kuşkusuz kaynakların insan ihtiyaçlarına göre kıtlaştığı, sosyal olarak faydalı emeğin giderek azaltıldığı bir durumda kaynakların verimli kullanılması ya da etkinlik israfa tercih edilmelidir. Ancak bu programları hazırlayan burjuva iktisatçılarının aksine, bizler, onların görmezden geldikleri ekonomik adalet ve ekonomik demokrasi gibi konuları etkinlik sağlamak için feda etmek zorunda değiliz.

Kaldı ki toplumsal iyiliği, ekonomik ve sosyal refahı GSYH büyümesine indirgemek ve onun büyüme hızı ile açıklamak artık ana akım iktisatçıların bir kısmı tarafından dahi giderek terk edilen arkaik bir yöntem haline gelmeye başladı.

Örneğin bir çalışmaya göre[13], toplumun iyilik hali milli gelirin yüksekliğinin yanı sıra bu gelirin adaletli dağılımı,  yaratılan istihdamın kalitesi, kimlik ve inançların özgürce var olabilmeleri ve haklardan eşitçe yararlanabilmeleri ve yoksulluğun ortadan kaldırılması ile ilişkilendirilmeli.

Çünkü biz verimli ve adaletli bir ekonomiden şunları bekleriz: Ekonomi, sosyal emeğin fayda ve maliyetlerini adilce dağıtmalı, adaletli bir ekonomi olmalı, insanların kendi ekonomik yaşamlarını etkileyen kararların alınmasında etkili olabilmelerine izin vermeli, insani yaratıcılığı, işbirliği ve empatiyi güçlendirmeli, insani ve doğal kaynakları etkince, israf etmeden kullanmalı ve kavramda tam olarak uzlaşmasak da, sürdürülebilir bir gelişme ve büyümeye olanak sağlamalıdır.[14]

IMF’li kemer sıkma paketlerinde neler var?

Yapısal uyarlama programları ve buna uygun yapısal reformlar ya da sektörel-mikro reformların aslında halk için kemer sıkma program ve politikaları olduğunu vurguladık şu ana kadar. Bunun için yakın zamanda uygulanmış bazı IMF’li bu türden programlara bakmak yeterli.

Yunanistan

2010 yılında IMF ve AB, krizdeki Yunanistan’a 110 milyar avroluk birinci destek kredisi karşılığında bu ülkeye şunları dayatmıştı: 2014 yılına kadar kamu sektöründe çalışanların ücretleri dondurulacak[15], kamusal istihdam ve halka dönük kamusal harcamalar ciddi biçimde azaltılacak, erken emeklilik uygulamasına son verilerek emeklilik yaşı önce 65’e, daha sonra da 67’ye çıkartılacak.

Bu çerçevede kamu çalışanlarının ücretleri yüzde 15–20 oranında düşürüldü, KDV ve ÖTV oranları artırıldı, kamu harcamaları yüzde 10 azaltıldı. Çocuk ve yaşlılara dönük kamu harcamaları yüzde 35 oranında düşürüldü. Toplu sözleşme görüşmeleri rafa kaldırıldı, işten çıkartmalar kolaylaştırıldı ve kamusal eğitim harcamaları daha da kısıldı[16].

İrlanda

Yunanistan’ın ardından krize giren İrlanda’da ise dönemin hükümeti, Kasım 2010’da IMF ve AB tarafından onaylanan 85 milyar avroluk kurtarma paketinin karşılığında, bütçe açığını AB’nin belirlediği seviyeye indirebilmek için, dört yıllık kemer sıkma programı açıkladı. Hedef 15 milyar avroluk tasarruf yapmak olarak belirlendi. Bunun için kamu harcamalarında 10 milyarlık bir kesintiye ve vergi gelirlerinde 5 milyarlık bir artışa gidilecekti. Program hedeflerinin yüzde 40’ının 2011 yılında gerçekleştirilmesi öngörüldü.  Bu çerçevede kamusal sağlık harcamalarından 1,4 milyarlık bir kesinti yapılacak ve standart katma değer vergisi oranı olan yüzde 21 kademeli olarak yüzde 23’e yükseltilecekti[17]. Asgari ücret düşürülürken, yüzde 12,5 oranında uygulanan kurumlar vergisi oranına dokunulmayacaktı[18].

Kısaca İrlanda’da uygulanacak olan kemer sıkma politikalarıyla aralarında öğretmenlerin, hemşirelerin de olacağı binlerce kamu çalışanı işsiz kalacak, binlercesinin ücretleri azaltılacaktı. IMF bankacılık sektöründe güveni tesis etmek için zor durumdaki bankalara nakit yardım yaparken, emekçiler ise daha fazla vergi ödeyeceklerdi[19]. Bunların hepsi gerçekleştirildi.

Aslında kemer sıkma önlemleri krizde olan ülkelerle de sınırlı kalmadı. Krizi fırsat bilen G–20 ülkelerinin hükümetleri, G-20 toplantılarında alınan kararların ardından, Portekiz’den Letonya’ya, Kanada’dan Fransa’ya ve ABD’ye kadar başta Avrupa ülkeleri olmak üzere pek çok ülke hükümeti çok sert kemer sıkma tedbirleri uygulamaya başladılar.

Almanya

Örnek olarak Almanya 2010 yılında 80 milyar avroluk kamu harcama kısıntısı ve vergi artışını onaylarken, Fransa emeklilik yaşının artırılacağını ilan etti. İtalya ilk paketle 25 milyar avroluk, İspanya 15 milyar avroluk kemer sıkma programı ve Portekiz ise 2011 yılına kadar bütçe açığını yüzde 4,6’ya indirecek önlemler alacağını ilan etti.[20]

Arjantin

Arjantin önce 2001 ve ardından 2015 yılında, yani 13 yılda ikinci kez dış borçlarıyla ilgili olarak borç geri ödeme güçlüğüne (temerrüde) düşmüştü. İlk krizde ödenmesi gereken dış borç miktarı 100 milyar doları aşarken, ikinci krizdeki borç miktarı bunun altıda biri yani 15 milyar dolardı. İlkinde hükümetin moratoryum ilan etmekten başka çaresi yoktu, zira bu borçların faizini dahi ödeyebilecek gücü yoktu. İkincisi ise biraz farklı gelişti. Faizi ile birlikte yaklaşık 15 milyar dolarlık ve oldukça tartışmalı bir borcu Hükümetin reddetmesiyle ülke teknik olarak temerrüde düştü.[21]

Arjantin son krizden 3 yıl sonra, geçen ay ulusal para birimi bir gecede dolar karşısında yüzde 15 değer kaybedince, bunun üzerine faiz oranı yüzde 40’a fırlayınca,   tekrar krize girdi. Bunun sonucunda dış borç ödemelerini yapabilmek için IMF ile masaya oturdu ve 3 yıl süreli 50 milyar dolarlık bir standby kredisi aldı. IMF’nin yeşil ışığı ile beraber diğer uluslararası bankalar önümüzdeki yıl 6 milyar dolarlık bir kredi vereceklerini açıkladılar.

IMF anlaşmasının içinde Arjantin hükümetinin yüzde 2,7 civarındaki faiz ödemeleri dışındaki bütçe açığını gelecek yıl yüzde 1,3’e düşürmesi, mevcut yüzde 28’lik enflasyonun 2021 yılına kadar kademeli olarak yüzde 9’a düşürülmesi, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı,  şartı var. Bu da bu yılki büyüme oranının yüzde 1,3’e kadar düşeceği, bu tedbirlerle halkın daha fazla kemer sıkacağı anlamına geliyor. Yani sosyal yardımlar ve sübvansiyon biçimindeki destekler azaltılacak.[22].

Türkiye: Olası bir program sermayeye destek sağlarken, halka kemer sıktıracak

IMF’ye gitmek Türkiye açısından, borçlarını döndürebilmek ve döviz sorununu aşabilmek için bu kurumdan doğrudan ve dolaylı bir biçimde yüksek miktarda kredi almak anlamına geliyor.

IMF açısından ise Türkiye’nin, alacağı acil önlemlerin yanı sıra, yapısal uyarlama programlarının (ya da yapısal reform adı altında yukarıda sayılan önlemleri) hayata geçirilmesi demek.

Ancak şu ana kadar Türkiye IMF ile 19 kez standby imzalayıp bu programları uyguladı. En son 2005 yılında anlaşma sağlandı ve destek alındı. Sonrasında malum “IMF’ye borcumuz sıfırlandı” söylemi yaygınlaştı. IMF’ye olan az miktardaki dış borç kapatılırken toplam dış borçların 130 milyar dolardan 453 milyar dolara yükselmesini AKP seçmeni ya anlamadı ya da anlasa da dert etmedi. Sonuçta son standby’ın üzerinden 13 yıl geçti ve biz tekrar IMF’ye kredi için başvuracak bir duruma geldik ya da getirildik.

Yıllardır IMF’siz kemer sıkıyoruz, yeni program ne işe yarayacak?

Diğer taraftan IMF’nin öngördüğü programa bakıldığında aslında son 15 yıldır, IMF’siz bu programları uygulamakta olduğumuz ya da daha doğru bir deyimle kemer sıktığımız görülüyor.

Yıllardır mali disiplin adı altında sosyal harcamalar kısılırken, vergilerin yükü ÖTV ve KDV ile halkın sırtına bindirildi. Gelir vergisinin dahi üçte ikisi emekçiler tarafından ödeniyor.

Reel ücretlerde gerçek anlamda bir artış olmadığı gibi, özellikle de OHAL altında ücret artışları enflasyonun gerisinde bırakıldı. Emekçiler sendikasızlaştırıldı. Büyük sermaye dışında ülkedeki değişik toplumsal kesimlerin gelirlerinde gerçek anlamda bir artış olmadı.

Ülke sanayisizleştirilirken aynı zamanda da tarımsızlaştırıldı. Tarımda uygulanan neoliberal politikalar sonucunda (ithalatın serbestleştirilmesi, kota ve gümrüklerin kaldırılması) ülkede tarım bitme noktasına geldi.

Uygulanan serbest kur politikasıyla dolar ve avro tarihlerinde görülmeyecek kadar değer kazanırken lira değersizleşti. Uluslararası sermaye hareketlerinin önündeki bütün engeller kaldırıldı. Yabancı sermayeye ve sıcak para yatırımcısına her türlü bürokratik destek verilirken, borsalarda ve tahvil piyasalarında elde ettiği gelirler vergi dışı bırakıldı.

Bu dönemde 51 milyar dolarlık bir özelleştirme yapıldı ve devlet (zor aygıtları dışında) iyice küçültüldü. Başta tütün, çay sektörleri olmak üzere önemli sektörlere ilişkin yapılan sözde reformlarla bu sektörler yerli-yabancı sermayenin kontrolüne bırakıldı.

Ulusal İstihdam Stratejisi altında emek gücü piyasalarına dönük olarak her türlü serbestleştirme, esnek çalışma, güvencesiz istihdam ve sendikasızlaştırma pratiğine ve taşeronlaştırmaya izin verildi.

Kısaca AKP iktidarları, son 15 yıldır IMF olmaksızın IMF programını ve ilgili politikaları hayata geçiriyor. Gelinen nokta ise 2001 krizinden daha kötü bir krize doğru hızla giden bir ekonomi. OHAL, feda edilen kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter demokrasi, hak ve özgürlükler de işin cabası.

Hükümetin çok uzak olmayan bir tarihte IMF’nin kapısını çaldığında, ihtiyaç duyduğu desteği, krediyi alabilmek için “sosyal güvenlik reformu” ve “kıdem tazminatlarının kaldırılması” dışında elinde IMF’ye sunabileceği her hangi sözü ya da önerisi yok. Çünkü bunların büyük bir kısmı son 15 yılda tüketildi.

Aynı sorun 24 Haziran sonrasında olası bir muhalefet koalisyon hükümeti için de geçerli.

Muhalefet partilerinin kuracağı olası bir koalisyon hükümeti, ekonomideki bu büyük tahribatı yönetmeyi amaçlayan, IMF’li ya da IMF’siz bir programı hayata geçirirken, kemer sıkmayı sürdürüp, bazı kesimlerin kendilerinden beklediği “kestaneleri ateşten almak” görevini mi yerine getirecek,  yoksa “siyaset tercih yapmaktır” ilkesinden hareketle, halka değil, devlete, büyük sermaye gruplarına, rantiyeye mi kemer sıktıracak bir program uygulayacak? Böylece faturayı bu krize neden olanlara ödetirken, toplumun büyük bir kesimine ve ekonomiye nefes almasını sağlayabilecek mi?

Şu anda geniş kitlelerin merak ettikleri asıl konu bu.

sendika.org

Dipnotlar:

[1] Olivier Blanchard, Silvia Merler and  Jeromin Zettelmeyer, “How Worried Should We Be about an Italian Debt Crisis?”, https://piie.com/blogs/realtime-economic-issues-watch/how-worried-should-we-be-about-italian-debt-crisis, (24 May 2018).

[2] http://www.paraanaliz.com/2018/ekonomi/gelisen-piyasalarda-panik-ve-turkiye, (10 Haziran 2018).

[3] IIF, Global Debt Monitor, Hidden vulnerabilities, (4 January  2018).

[4] http://www.paraanaliz.com/2018/guncel/moodysden-bir-inceleme-karari-daha, (7 Haziran 2018).

[5] http://www.businessht.com.tr/piyasalar/haber/2005453-simsek-ten-enflasyon-ve-cari-acik-yorumu, (7 Haziran 2018).

[6] https://www.bloomberg.com/news/articles/2018-06-08/first-argentina-then-turkey-brazil-now-south-africa-reels.

[7] Mustafa Durmuş, “IMF Üzerine Söyleşi”, Gelenek Sayı 110 (Mart 2010), s. 63-89.

[8] Mustafa Durmuş, Maliye Politikaları, Teori ve Uygulamalarının Değerlendirilmesi, Doçentlik Tezi, 2003, s. 138.

[9] Durmuş, IMF Üzerine ags.

[10] Ags.

[11] Mahfi Eğilmez, “Güncellenmiş Yapısal Reformlar Rehberi”, http://www.mahfiegilmez.com/2015/10/guncellenmis-yapsal-reformlar-rehberi.html

[12] Agm.

[13] Wellbeing and the Role of Government (Edt. Philip Booth), and the Pursuit of Happiness, The Institute of Economic Affairs (IEA), 2012.

[14] Robin Hahnel, The ABCs Of Political Economy, A Modern Approach, Pluto Press, 2002, s. 20.

[15] Eylül ayında alınan bir kararla kamu çalışanlarının yılda bir aylık maaşlarına el konuldu.

[16]League for the Fifth International, “Greek workers are the vanguard of resistance”, http://www.fifthinternational.org,  (30 April 2010).

[17] Anlaşmanın yapıldığı günlerde Microsoft, Hewlett-Packard, Bank of America,

Merrill Lynch ve Intel gibi dev tekeller yüzde 12,5’luk kurumlar vergisi oranı ile Avrupa’nın

en düşük kurumlar vergisi oranına sahip bulunan İrlanda’yı bu oranı yükseltmemesi konusunda

uyardılar.

[18] Osman Şenkul, “Kaplan, kuyruğunu bankalara kaptırdı”, Radikal Gazetesi,

www.radikal.com.tr. (25 Kasım 2010).

[19] Keenan Brendan, Walsh Anne Marie and Sheahan Fionnan, “Public servants

face pay and jobcuts as the IMF moves in”, http://www.independent.ie, (19 November 2010).

[20] Oakley David and Garnham Peter, “Austerity pros and cons preoccupy markets”,

www. ft.com. (28 June 2010).

[21] http://mustafadurmusblog.blogspot.com/2015/03/arjantin-dis-borc-krizi-kapitalizm-ici.html

[22] https://www.independent.co.uk/news/world/americas/imf-standby-loan-inflation-argentina-economic-crisis-mauricio-macri-a8388906.html.

Kaynakça

Blanchard Olivier,  Merler Silvia and  Zettelmeyer Jeromin,  “How Worried Should We Be about an Italian Debt Crisis?”, https://piie.com/blogs/realtime-economic-issues-watch/how-worried-should-we-be-about-italian-debt-crisis, (24 May 2018).

Brendan  Keenan, Anne Marie Walsh and Fionnan Sheahan, “Public servants face pay and jobcuts as the IMF moves in”, http://www.independent.ie, (19 November 2010).

Durmuş Mustafa, “IMF Üzerine Söyleşi”, Gelenek Sayı 110 (Mart 2010).

Durmuş Mustafa, Maliye Politikaları, Teori ve Uygulamalarının Değerlendirilmesi, Doçentlik Tezi, 2003.

Eğilmez Mahfi, “Güncellenmiş Yapısal Reformlar Rehberi”, http://www.mahfiegilmez.com/2015/10/guncellenmis-yapsal-reformlar-rehberi.htmlhttp://www.paraanaliz.com/2018/ekonomi/gelisen-piyasalarda-panik-ve-turkiye, (10 Haziran 2018).

Hahnel Robin, The ABCs Of Political Economy, A Modern Approach, Pluto Press, 2002.

http://mustafadurmusblog.blogspot.com/2015/03/arjantin-dis-borc-krizi-kapitalizm-ici.html.

http://www.paraanaliz.com/2018/guncel/moodysden-bir-inceleme-karari-daha, (7 Haziran 2018).

http://www.businessht.com.tr/piyasalar/haber/2005453-simsek-ten-enflasyon-ve-cari-acik-yorumu, (7 Haziran 2018).

https://www.bloomberg.com/news/articles/2018-06-08/first-argentina-then-turkey-brazil-now-south-africa-reels.

https://www.independent.co.uk/news/world/americas/imf-standby-loan-inflation-argentina-economic-crisis-mauricio-macri-a8388906.html.

IIF, Global Debt Monitor, Hidden vulnerabilities, (4 January  2018).

League for the Fifth International, “Greek workers are the vanguard of resistance”, http://www.fifthinternational.org,  (30 April 2010).

David Oakley and Peter Garnham, “Austerity pros and cons preoccupy markets”,www. ft.com, (28 June 2010).

Şenkul Osman, “Kaplan, kuyruğunu bankalara kaptırdı”, Radikal Gazetesi,

www.radikal.com.tr, (25 Kasım 2010).

Refah ve Hükümetin Rolü (Edt. Philip Booth) ve Mutluluk Peşinde, Ekonomik İşler Enstitüsü (IEA), 2012.

facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: erken seçim 2018 / İMF / kemer sıkma kararları /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir