recep-tayyip-erdogan-vs-mustafa-kemal-ataturk_389986

‘İkinci Reis’ ve Dostoyevski – Zafer Yörük

Sol Defter- Haber - 5 Ağustos 2018 - Teorik Tartışmalar / Türkiye Solu

facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

 

Taner Akçam, son iki yazısında (T24, 28/6/2018 ve Ahval, 30/7/2018) şu tezi öne sürüyor: “Erdoğan,kendi Cumhuriyetinin kuruluş koşullarının, Birinci Cumhuriyetin kuruluş koşullarına çok benzediğini düşünüyor. Ve adımlarının M.Kemal’in attığı adımlara benzemesine büyük özen gösteriyor.” Akçam’ın, “Atatürk’e şirk koşmak” günahını göze alarak dikkat çektiği benzerliklerden bazıları şunlar:

  • Günümüz ile 1918-1923 dönemi koşulları arasındaki benzerlik, özellikle de Ortadoğu’da ülke sınırlarının, Büyük Güçler’in müdahaleleri ile yeniden belirlenmekte oluşu.
  • Bürokratik ve otoriter devlet kurma ve koruma arzusu: her iki reis de her şeye karışan ve her şey hakkında karar vermek isteyen diktatör heveslileridir. Akçam’a göre Birinci Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinin en güzel özeti,Cumhuriyet gazetesinde 3.11.1930 tarihinde yayımlanmış başyazıda görülür: “Modern devlet içilen suya,oturulan yere,tavanın yüksekliğine, pencerenin genişliğine, hulasa her şeye karışacaktır. Modern devlet,zaten her şeye karışmak için kurulmuştur.” Post-Kemalist reis de öyle.
  • Parti-Devlet: Akçam,devlet ve partiyi birleştirme eğiliminin,Birinci Cumhuriyet felsefesine içkin olduğunu vurguluyor. Bu konudaki örneklere, Milli Şef ve Reis söylemleriyle kişi kültü yaratma hamleleri yanında bütün dernek, sendika ve meslek örgütlerinin devlete bağlanması (hatta devlet tarafından kurulması) kararlarının ve pratiğinin Başkanlık KHK’ları ile günümüzde tekrarlanma girişimini eklemek yanlış olmayacaktır. Hatta eğitimi İmam Hatipleştirme hamlesi, İkinci Cumhuriyet’in Köy Enstitüleri projesi olarak okunabilir. Analoji bir başladı mı liste uzar gider…

O halde, sonuç? Akçam, şu çıkarsamayı yapıyor: Birinci cumhuriyet nasıl kurulduysa İkinci Cumhuriyet de öyle kurulacaktır; kural budur. Boş yere eleştirip kendinizi yormayın. Artık bir Üçüncü Cumhuriyet projesi oluşturmanın vakti gelmiştir.

Bu saptamalara, iki temel itiraz getirmek gerekiyor: Birincisi anakronizm, ikincisi ise en önemli kıyaslamanın vurgulanmak yerine kenarda bırakılmış olması.

Anakronizm: Sosyolojik, siyasal,ekonomik, antropolojik ve dahi demografik (1927 sayımına göre Türkiye’nin toplam nüfusu 13 milyondur) koşullar açısından yaşanmış muazzam tarihsel değişimi yok sayarak yüz yıl öncesinin “kuruluş” deneyimini ve “reisini” taklit çabasını “doğal”karşılamanın anlamı nedir? Muhtemelen yüz yıl sonra Akçam’ın bugünkü çağrısına cevaben kuruluş sürecine girecek olan Üçüncü Cumhuriyet de aynı otoriter pratiği mi tekrar edecektir?

Yüz yıllık süreçte çoğu mücadele ile kazanılmış hak ve özgürlükleri suç haline getirerek emek sömürüsünü, cinsiyetçi suçları, ırkçı, mezhepçi ve heteroseksist temellerde ayrımcılığı yeniden yasalaştırmanın anlamı nedir? Bu tuhaf İkinci Cumhuriyet’e, İslamcı milli kimliğin Oedipal intikam arzusu, Baba’yı taklit yoluyla aşma umudu uğruna toplumda gerginlik, kutuplaşma ve yarılmayı derinleştirmek dışında bir anlam verilebilir mi? Akçam’ın bu çerçevede nasıl bir “doğal” tekerrür görebildiği ise bir muamma.

Hakiki Tekerrür: Akçam,dönemlerin benzerliklerine dikkat çekerken Kürt meselesine bir kez değiniyor:

“Birinci Cumhuriyet,toplumun yüzde 30-35 Hıristiyan nüfusunun imha edilmesi üzerine kuruldu… İkinci Cumhuriyet’te ise millet olarak Kürtlere yer verilmek istenmiyor.”

Aslında Birinci Cumhuriyet de Ermeni/Hıristiyan nüfusa yapılanların 1920 Koçgiri’den itibaren Kürt halkı üzerinde sistematik olarak tekrarı süreci içinde inşa edilmiştir. Cumhuriyet 1923’te ilan edilmiş olsa da Cumhuriyet rejimi, 1925 Şeyh Sait isyanı ile başlayarak 1938’de Dersim’in ilhakına kadar süren kitle kıyımları içinde “karakterini”kazandı. Özellikle 2015 Haziran’ından bu yana bu anlamda hakiki bir regresyon yaşanmaktadır: Laik kimlik ile İslamcı kimlik arasında derin bir “yerli ve milli” lehim işlevi gördüğüne de tanık olduğumuz bir tekerrür.

***

Konu “kurucu ve kurtarıcı” iki reis olunca, “Suç ve Ceza”nın Raskolnikov’unu anmadan geçmek olmaz. Ona göre insanlık iki kategoriye ayrılmıştır: sıradan insanlar ve seçilmişler. “Seçilmişler, sıradanların uymak zorunda olduğu yasaları ve kuralları çiğneme hakkına sahiptirler. Çünkü onlara, kendi idealleri doğrultusunda yeni yasa ve kuralları oluşturma misyonu verilmiştir. Newton, Muhammed ve Napolyon gibi… Bu uğurda gerekirse masum insanları öldürmek onların hakkıdır.”

Bu sözlere Müfettiş Porfiriy şu sorularla karşılık verecektir: “Bir insan sıradan değil de seçilmiş olduğunu nereden bilecek? Örneğin, vücutlarında bir doğum izi falan mı var? Kendisinin seçilmişlerden biri olduğuna inanan bir kişi ya aslında öyle değil de sıradan insanlardan biri ise?

O zaman, ona seçilmiş değil de yalnızca katil demek daha doğru olur, değil mi?”

Yeni Yaşam

facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Birinci Cumhuriyet / İkinci Cumhuriyet / Üçüncü Cumhuriyet /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir