demirtas-mahkeme

Demirtaş: “AİHM kararlarının nasıl uygulanacağını bilmiyorsanız nasıl hakim oldunuz”

Sol Defter- Haber - 12 Aralık 2018 - Türkiye Solu / Ulusal Sorun

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş‘ın “terör örgütü yöneticiliği” suçlamasıyla yargılandığı tutuklu yargılandığı davanın üç gün sürecek duruşması Sincan Cezaevi Kampüsü’nde başladı. Demirtaş’ın bizzat katıldığı duruşmada savunmasına Kürtçe başlayan Demirtaş, ilk olarak açlık grevindeki Leyla Güven’i selamladı. Demirtaş, mahkeme heyetine seslenerek, “Yargılamayı tarafsız yürütemeyeceğiniz gerekçesiyle öncelikle heyet olarak çekilmelisiniz, aksi halde reddi hakim talebinde bulunacağız” dedi. AİHM’in hakkında verdiği karara uyulmamasına tepki gösteren Demirtaş, mahkeme heyetine, “AİHM kararlarının nasıl uygulanacağını bilmiyorsanız nasıl hakim oldunuz” tepkisini gösterdi. Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi, Demirtaş’ın talebini, ”Davayı uzatmaya yönelik” olduğu gerekçesiyle reddetti.

İşte Demirtaş’ın savunmasının tam metni:

Leyla Güven’i ve 35. gününe giren açlık grevi eylemini selamlıyorum. Eylemi haklıdır, siyasi taleplerinin arkasındayım. Aynısını ben de talep ediyorum.

AİHM kararına ilişkin yazı yazılmasına karar verdiniz. AİHM kararı kesinleşti mi diye Adalet Bakanlığından görüş istediniz. Ama bir önceki cümlede diyorsunuz ki; “kesinleşmediği için tahliyesinin reddine”, ikinci cümlede, “kesinleşip kesinleşmediğinin Adalet Bakanlığa sorulmasına.” Adalet Bakanlığı kim? AİHM’deki karşı taraf; Türkiye Cumhuriyeti hükümetine karşı açtığım davanın karşı tarafı. Yani Adalet Bakanlığı taraftır. Siz, davamda taraf olan bir kurumdan görüş isteyerek alenen taraf tuttunuz.

“Kararı biz veremiyoruz, adalet bakanlığı ne derse öyle yapacağız’ dediniz”

O kadar hukuk bilginiz vardır herhalde, AİHM kararı kesinleşmiş mi, kesinleşmemiş mi, kesinleşmeden mi uygulanır, nasıl uygulanır? Bunu neden Adalet Bakanlığı’na soruyorsunuz. [Cumhurbaşkanı Başdanışmanı] Mehmet Uçum’a niye sormadınız? Keşke ona yazsaydınız; “Mehmet Uçum’a sorulmasına” deseydiniz. O karar veriyor, Saray adına kendisi yürütüyor bu işleri. Dolayısıyla bunu da yaparak aleni bir şekilde taraf tuttunuz. Kararların kimler tarafından verildiğine gerekçenizde atıf yaptınız. Yani resmen bana ve kamuoyuna şunu demek istediniz: “Kararı biz veremiyoruz, Adalet Bakanlığı’na yazdık, onlar ne derse öyle yapacağız.“

Adalet Bakanlığı’nın ne işi var sizin ara kararınızla ilgili yorum veya görüş belirtmeye, haddine mi? Adalet Bakanlığı siyasi bir taraftır, mahkemede de karşı taraftır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, hükümeti’ni Adalet Bakanlığı temsil etmiştir AİHM’de. AİHM’in kararı “Demirtaş Türkiye kararı”dır. Adalet Bakanlığı’nın avukatları ve hukuki temsilcileri orada hükümet adına savunma yapmıştır. Ama siz ona soruyorsunuz, “Demirtaş kararını uygulayalım mı, kesinleşti mi?” diye. Dolayısıyla tarafsızlığınızı aleni bir şekilde yitirmiş oldunuz.

“AİHM uzun yargılamadan değil, uzun tutukluluktan ihlal vermiştir”

Ara kararınızdaki gerekçelerden biri de savunmadan kaçtığım ve savunma yapmadığımdır. O yüzden yargılamanın uzadığını söylüyorsunuz. “Yargılamanın uzaması mahkemenizden değil; sanıktan kaynaklıdır” diyorsunuz. Açık, aleni bir çarpıtma yapıyorsunuz. AİHM uzun yargılamadan söz etmiyor ki. AİHM uzun yargılamadan ihlal vermiş değil. Uzun tutukluluktan ihlal vermiş. Ama siz burada, “Demirtaş’ın veya sanığın bilinçli uzatması nedeniyle bu noktaya geldi” diyorsunuz. Ortada uzun yargılama tartışması yok. Ne bizim böyle bir itirazımız var. Ne AİHM’in böyle bir kararı var. Ama siz çarpıtıyorsunuz. Diyorsunuz ki, “uzun tutukluluk bizden değil sanıktan kaynaklandı.”

Burada da çarpıtıyorsunuz, benden kaynaklandığını iddia ederek. 25 aydır tutukluyum ama 15 ay hakim karşısına çıkmadım. Sadece 10 aydır sadece hakim karşısındayım. 10 ayda Türkiye’de 32 fezlekenin birleştiği 80 klasörlük dosyayı nasıl bitirebilirsiniz? Ama siz bitirememiş olmayı da kararınızda bana suçlama olarak yöneltiyorsunuz. Görünen o ki seçim meydanlarında birileri “Bu Demirtaş niye ceza almadı” diye bağırıp çağırırken siz kendi üstünüze alınmışsınız. Bence alınmayın. 80 klasörlük bir dava ki bizim sunduğumuzla birlikte 130 klasörlük belki bir şeye dönüşecek. Mesele uzun yargılama değil uzun tutukluluktur bu aşamada.

“Ben savunmadan da kaçmadım, ne suçlama var ki kaçacağım?”

Ben savunmadan da kaçmadım. Her aşamada savunmamı yaptım. Bir duruşmada avukatlarım ısrarla “adli tatil sırasında duruşma vermeyin” dediler. “Burada değiliz” dediler haklı olarak. Ben de SEGBİS’e çıktım, avukatlarım yoktur diye savunma yapmadım. Onun dışında ben hangi savunmadan kaçtım? Ne suçlama var ki ben savunmadan kaçacağım. Çarpıttınız, tarafsızlığınızı açık, aleni bir şekilde yitirdiniz.

“Sizden ne adli kontrolle serbestlik ne de tahliye talep ettim, etmem de”

Kararınızda diyorsunuz ki, “sanığın duruşmalarda adli kontrol şartına uyacağına dair herhangi bir beyanda bulunmadığı.” Bunu tartışmaya bile gerek yok ama CMK’da böyle bir şey var mı ya hu? “Biz seni serbest bırakacağız ama söz veriyor musun, yurt dışına kaçmayacaksın?” Böyle mi olur adli kontrol? Ben duymadım. Ben daha önce hiç adli kontrol almadım ama avukatlarım aldı. Böyle bir uygulama yok. Sanık çıkıp, “ben adli kontrol kurallarına uyacağıma namusum, şerefim üzerine söz veriyorum” mu diyecek? Ne diyecek? Ama burada aleni bir şekilde yazdınız. Türkiye’de hiçbir mahkeme kararında böyle bir şey yok.

Ya denir ki, “sanığın adli kontrol şartına uymayacağı anlaşıldığından” ya da “uyacağı anlaşıldığından.” Sanığın, benim beyanıma bağlı kalarak mı siz tahliye kararı verecektiniz. “Ev hapsi verseniz evden çıkmayacağım, kelepçe verseniz kaçmayacağım.” Bunu mu demem gerekiyordu? Ben şunu dedim, “Sizden tahliye talep etmiyorum. Siz beni tutuklamadınız. Tahliyeme kararı siz veremezsiniz. Veremezsiniz.” Ben sizden bugün de tahliye talep etmiyorum. Yaşım gelse 90’a, ağzımda diş kalmasa, burada hâlâ tutukluysam o halimle “Sizden tahliye talep etmiyorum” diyeceğim. Siz beni tutuklamadınız. Ben bir siyasi rehineyim. O yüzden sizden tahliye talep etmedim. Adli kontrol şartına uymayacağım falan filan… Ben kaçmayacağımı adli kontrolle ilgili olarak değil, beni kovsanız kaçmayacağımı belirttim. Yoksa sizden ne adli kontrol istedim ne de tahliye talep ettim. “Siyasi rehine niye tahliye talep etsin ki” dedim.

Burada da yine sözde dijital verilere dayandınız. Hangi dijital veriler? Sahte gizli tanık, sahte dinleme, olmayan ses kayıtları, olmayan telefon görüşmeleri, olmayan “Elazığ’da şu aileye gitti, şunu dedi” görüşmeleri… Bunların hepsine dayanarak tutukluluk halimin devamına karar verirken bunu söylemeye devam ettiniz. Açık bir şekilde tarafsızlığınızı güvenilirliğinizi benim nezdimde yitirdiniz.

“Hücremde dosyalarımı koyacak yer yok, tutukluluk halim savunma yapmamı engeller hale geldi”

20 Mayıs 2016’da dokunulmazlığım yasadışı bir şekilde parlamentoda kaldırıldığında hakkımda 102 konuşmadan dolayı fezleke vardı. Sonraki konuşmalarımdan dolayı 20 fezleke daha eklendi, 122 fezleke. Bunların yaklaşık 60’ı davaya dönüştü. Davaya dönüştü, bir kısmı ertelendi, bir kısmı sizinkiyle birleşti. Bu süre zarfında tam bir yargı kıskacına alındım. Edirne’de 12 metrelik bir hücrede 1300 gönüllü avukatımın ve Demirtaş savunma ordusunun desteğiyle hepsiyle bugüne kadar uğraştım, uğraşmaya devam ediyorum. Siz bunu göz önünde bulundurmadınız. Savunmalarımı hazırlayamıyorum artık. Yani öyle bir noktaya geldi ki odamda dosyalarımı koyacak yer yok. Klasörleri koyacak yer yok. Bir dava değil, iki dava değil. Tutukluluk halim savunma yapmamı engeller hale geldi. Savunma hazırlamamı engeller hale geldi. Savunmamın hazırlığını yapmak bile her dosya için haftalar sürüyor.

Ben, partim, halkım ve avukatlarım da bu yargı saldırısına karşı bütün hukuki siyasi imkanlarımızla direniyoruz

Avukatlarımın bir kısmı İstanbul’da, Ankara’da, Diyarbakır’da, Mersin’de, Mardin’de. Davalarım oralarda. Her seferinde o yolu kat ediyorlar, geliyorlar benimle görüşüyorlar, çalışıyoruz dosyaları. Her dosyanın, davanın ayrı avukatları var. Bu zorluk içerisinde Edirne Cezaevi’nde siz beni tutuklu tutarak diğer davalarda da adil yargılanma ilkesinin ihlal edilmesine göz göre göre sebep oluyorsunuz.

Beni resmen yargı arenasına attınız. Resmen aslanlar parçalasın diye oraya attınız. Fakat ben de partim de, avukatlarım da halkım da bu yargı saldırısına karşı bütün hukuki siyasi imkanlarımızla direniyoruz, direnmeye devam ediyoruz. Bunda da sorumlu sizsiniz. Diğer dosyalardaki yargılamaların etkilenmesi açısından siz beni tutuklu tutarak müdahale etmiş oldunuz.

“Hükümette kurulmuş bir Demirtaş masası var”

Ve İstanbul Bölge İdare Mahkemesi’nin 4 yıl 8 aylık hapis cezasını onaması meselesi… Üstüne konuşulacak çok şey var ama çok iyi hatırlıyorum gözünüzün içine bakarak dedim ki, “Bu dosyayı burada birleştirin. Elazığ ve İstanbul. O dosyada kumpas var, birleştirin” dedim. Siz Elazığ’a birleştirme yazdınız, İstanbul’a yazmadınız. Elazığ’da yargılandığım propaganda dosyasının birleştirilmesini kabul ettiniz.

“Demirtaş’ın AİHM ihlal kararını engelleyemiyoruz, Demirtaş muhtemelen AİHM’den etkili bir karar alacak. Avukatları etkili bir başvuru yapmış. Dosya çok açık, ihlaller çok açık. AİHM yakında bunun kararını verecek, dolayısıyla biz bunun tedbirini alalım” diye hükümette kurulmuş Demirtaş Masası çalışma yürütürken bir formül buldular ve dediler ki, “Bu İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden propaganda dosyasını ana dosyayla birleştirelim.” Oradan bir mahkumiyet çıkarırsak, ancak engelleyebiliriz. Formül buydu.

Bunu çok iyi hatırlıyorum Avukatım Mahsuni Bey aynen şunu demişti, tutanağa geçilmesini söylemişti. Şöyle olacak dedi: “AİHM tahliye kararı verecek, İstanbul’daki dosya Bölge Adliye Mahkemesi’nde (BAM) onaylanacak ve siz de buna dayanarak tahliye etmeyeceksiniz Demirtaş’ı”. Bunların hepsi olacak dedi, 3 ay 4 ay oldu, tutanağa geçti ve geldik bugüne. O dosyayı dışarıda bıraktınız.

“Belli ki “Demirtaş’ın o dosyasına kimse karışmasın, o hükümetin siyasi operasyon dosyasıdır” denildi”

Bakın Yargıtay kararları var. Hem de bir tane değil bu konuda verilmiş İstinaf kararı, 5. Uyuşmazlık Mahkemesinin Yargıtay 16. Ceza Dairesinin kararları var. Diyor ki bir sanığın aynı dönem içerisinde temadi kesilmeden işlediği iddia edilen benzer suçlar hatta soruşturmalar varsa bunun birleştirme hususu değerlendirilmeden esas hakkında karar verilmesi yasaya aykırıdır. Bozma nedenidir. Bunları biz İstinafa da sunduk. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, Gaziantep 4. Bölge İstinaf Ceza Dairesi, Erzurum Bölge 2. İstinaf Ceza Dairesi, Gaziantep Bölge 3. İstinaf Ceza Dairesi bozmuşlar. Bunların hepsi 2017-2018 tarihli kararlar. Kimlerin peki? Milletvekilimiz Çağlar Demirel, milletvekilimiz Gülser Yıldırım’ın. Erzurum benim hakkımda birleştirme olmadığı için cezamı bozdu. Tuncer Bakırhan Siirt Belediye Başkanımız. Aldıkları cezaların hepsi bozuldu, “birleştirme yapmadınız” dedi Yargıtay. Şimdi esas hakkında karar vermeden önce tüm bunlara hem bakıyor olmanız hem değerlendiriyor olmanız gerekir. Sizin dosyanız açısından da bozma nedeniydi. Fakat tüm ısrarlarımıza rağmen yapmadınız. Çünkü yüksek yerlerden fısıldanan şey her neydi ise belli ki “Demirtaş’ın o dosyasına kimse karışmasın o bizim dosyamızdır. Hükümetin siyasi operasyon dosyasıdır.”denildi.

”Matematik, mühendislik hesabıyla Demirtaş tahliye edilmesin ve siyası yasağı 2023’ü aşsın denilmiş”

Peki beni ilk tutuklatan savcı niye burada Elazığ ve İstanbul’u birleştirmedi biliyor musunuz?  “Bunlar çok uyduruk bundan bir şey çıkmaz, bunları birleştirmeyelim onlar orada kendi halinde yürüsün gitsin” diye birleştirmedikleri dosyalardı. O dosyada “propaganda” demek için kör, sağır, vicdansız, ahlaksız olmak lazım, o mahkeme de öyle yaptı. Barış konuşmamıza ben ve Sırrı Süreyya Bey’e en ağır cezayı ve fiili tahliyemi engelleyecek süreci öngörerek ceza verdi. İlginçtir 4 yıl 8 ay neye tekabül ediyor biliyor musunuz siyasi yasak açısından; 2023 Cumhurbaşkanlığı Seçimlerini de kurtarıyor. Hayır benim niyetim yok 2023 için, fakat öyle hesap yapılmış, öyle ince bir mühendislik hesabı yapılmış. Ola ki Ankara 19.Ağır Ceza Mahkemesi buna uymak zorunda kalırsa, bu dosyada tahliye kararı verirse Demirtaş tahliye olmasın ve siyasi yasağı da 2023’ü aşsın denilmiş. Matematik, mühendislik hesabı bu.

“İstinaf kararı bir siyasi operasyondu, ‘Karşı hamlemizi yapar, işi bitiririz’in pratikteki sonucuydu”

Ve İstanbul İstinaf Mahkemesi, bütün dünyanın gözü önünde aleni bir şekilde hiç sıkılmadan, bir HDP’linin dosyası önüne gelince belli ki siyasetteki atmosfer, yaratılan algı oradaki hakimlere ne yapması konusunda açık bir direktif gibi gelmiş. Kendilerinin yıllardır önünde bekleyen yasaları bir tarafa itip usule, yasaya, her şeye aykırı olan bu dosyayı gerekçesiz bir şekilde onayladılar. Ben 4 yıl 8 ay, Sırrı Bey de 3 yıl 6 ay Kandıra Cezaevi’nde kalacak. Buna da mahkemeniz sebep oldu. Bu bir siyasi operasyondu, açık bir siyasi operasyondu bu “Karşı hamlemizi yapar, işi bitiririz”in pratikteki sonucuydu.

“AİHM’in hakkımdaki kararı açıkladığı gün Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Saray’daydı”

Fakat avukatlarım dediler ki bazı yurtdışından gelen gözlemciler duruşmayı izlemek istiyor, bu cesur hakimleri bizzat görmek istiyoruz demişler. Dünyadaki hiçbir mahkeme bu kadar aleni bir siyasi operasyona sessiz kalmaz. Ama siz kaldınız. BAM kararının onaylanmasını beklediniz, zaman kazandınız ve hükümlü konumuna düşürüldükten, siyasi beklenti karşılandıktan sonra da şimdi beni huzura alıp “hadi nerede kalmıştık deyip hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam edelim” diyorsunuz.

Yine dikkat çekici bir husus, AİHM’in hakkımdaki kararı açıkladığı gün Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Saray’da AKP Genel Başkanı ile fotoğraf veriyor ve bunu yayınlıyordu. Tesadüfün böylesi. Ben öyle bütün ömrümü siyasette geçirdim demiyorum ama siyasette tesadüf diye bir şey yoktur. Ankara Cumhuriyet Başsavcısı’nın da oraya çağrılması tesadüfi değildir.

“Mutlaka adaleti uygulayacak bir mahkeme bulunur, çünkü AKP iktidarda kalmayacak”

Bunların hepsi yargılamanın ileriki aşamalarında emin olun dosyalara girecek ama sizin mahkemenizin dosyalarına değil. Sizin dosyanızda savcı isterse bugün esas hakkında mütalaasını versin hiç umurumda değil esas hakkında verilerimizi ortaya koyacağız. Ama bugüne kadar delil sunuyorduk size, gerçekten de değerlendirin istiyorduk. Sahte işler yapılmış kumpaslar kurulmuş, tutukluluk halini ciddi değerlendirin diyorduk. Bunları şimdi gösteriyorum ama dosyanıza vermiyorum, gerek de duymuyorum.

Mutlaka adaleti uygulayacak bir mahkeme bulunur. İstinaf mı olur, AYM mi olur, AİHM mi olur, Yargıtay mı olur bilemem ama hukuku uygulayacak bir mahkeme bir heyet mutlaka denk gelecektir. Bugün gelmez ama yarın gelir. Çünkü AKP iktidarda kalmayacak, bu dünya Sultan Süleyman’a kalmadı Erdoğan’a mı kalacak. İktidar sonludur, sonsuz olan sadece yaradandır. Geri kalan herkes gider. Krala yaslanan düşer, çünkü krallar er ya da geç düşer.

“Bir siyasi partinin ya da cemaatin politikalarını uygulayan hakimlere kimse sahip çıkmaz”

Daha önce Sıkıyönetim Mahkemeleri, İstiklal Mahkemeleri, DGM’ler verdikleri kararlardan dolayı asla devlet tarafından suçlanmadılar, yargılanmadılar çünkü devlet politikasıydı. Devletin üstün bekası çıkarları bunu gerektiriyordu, asla yargı karşısına çıkarılmadılar. Siz efendim ‘Niye şapka takmadı diye bu adamları astınız’ diye İstiklal Mahkemesi hakimlerine kimse soru sormadı çünkü devletin politikasını uygulayan hakimlerdi. Ama bir siyasi partinin ya da bir cemaatin politikalarını uygulayan hakimlere kimse sahip çıkmaz.

İktidar değiştiğinde benim kara kaşım kara gözüm için değil yanlış anlamayın, günü gelir der ki benim yargım ne hale gelmiş. Bir siyasi parti ile bir kişiyi iktidarda tutmak için siyasi kumpaslara nasıl alet olmuş der, bir tane savcı da çıkar bunları soruşturmaya dönüştürür.

Demirtaş’ı sevdikleri için falan değil. Bu devleti tanıyorum bu devlet öyle bir devlettir. Geçen celse avukatlarımdan Kemal bey itham anlamına gelecek bazı şeyler söyledi, siz de dediniz ki ‘biz herhangi bir yere, kişiye falan bağlıysak onlardan beter olalım’ dediniz. Allah göstermesin diyeyim. Hepiniz umarım meslekte kalırsınız, hepimiz umarım uzun yaşarız, o günleri birlikte görürüz. Tüm siyasi kumpaslar ortaya çıkar sözlerimin doğruluğu o gün de anlaşılmış olur.

“Yargı toplumun kendisine verdiği gücü iktidar lehine kullanınca ortaya başka bir şey çıkar”

Artık 21. yüzyıldayız bu tür kumpaslar öyle uzun uzadıya sürdürülemiyor. Yargı üzerinden iktidar gücünü otoriter rejime dönüştürmek isteyen liderler, kişiler çok kısa bir süre iktidarda kalıyor. Çünkü zannediliyor ki yapılan işler tarih boyunca saklı kalıyor. Dünya genelinde böyledir. Sağ yükseliyor, faşizm yükseliyor, çoğu da arkasına yargıyı alıyor.

Böyledir, çünkü ellerinde başka güç yok, 1920’lerin, 30’ların, 40’ların faşizmini diktatörlüğünü kimse bugünün Türkiye’sine uygulayamaz, Amerika’da da uygulayamaz veya Filipinler’de de uygulayamaz. Veya Fransa da uygulayamaz, Brezilya’da uygulayamaz. Ama ne yaparlar, yargı eliyle yaparlar. Çünkü yargı önemli bir güçtür. Dünyada insan hakları mücadelesi, hukuk mücadelesi, demokrasi mücadelesi yargıyı güçlendirdi. Yargıyı güçlendiren faşizm değildir, yargıya güç veren destek veren diktatörlerin mücadelesi değildir, halkın mücadelesi, hukukçuların mücadelesidir. Yargı o yüzden güçlüdür, yani toplum yargıya bu yetkiyi verdiği için yargı güçlüdür. Ama yargı toplumun kendisine verdiği bu gücü iktidar lehine kullanınca ortaya başka bir şey çıkıyor. Bakın niye önemlidir dosyadan çekilmeniz veya reddi hakim talebimizin kabulü? Sadece benim açımdan değil. Siz de eminim okumuşsunuzdur, çünkü çok yankılanmıştı dışarıda. Kemal Gözler Anayasa hukukçusu, yılların hocası belki sizlerin, bizlerin de hocalığını yapmıştır. Derslerini okuduk kitaplarını okuduk, ne benim partilimdir, ne siyasi olarak bir benzeşiriz, yakınlaşırız ne de hayatımızda birbirimizi gördük.

“Anayasa hukukçusu somut dava örneği veremiyor kendi yazısında, diyor ki korkuyorum”

Şöyle yazıyor Kemal Gözler, okumam gerekiyor çok önemli çünkü davadan çekilmenizin veya reddi hakiminin kabulünün neden önemli olduğunu anlatmaya çalışacağım. “Aslında burada demokrasinin nasıl gerilediği, hukuktan nasıl uzaklaşıldığını ve temel hak ve hürriyetlerin nasıl zedelendiğini örnekler vererek, ayrıntılı bir şekilde göstermek gerekir. Ben burada örneklere girmek istemiyorum. Zira somut örnekler vererek bu gözlemleri dile getirmek artık cesaret ister. İçinde bulunduğumuz akademik özgürlük düzeyi buna müsait değil.”

Örnek veremiyor, kendi yazısında diyor ki somut dava örneği veremiyorum, korkuyorum çünkü. Kimden korkuyor, sizden. Devam ediyor.

“Burada sadece genel gözlemlerde bulunmakla yetiniyorum, hukuk burnunun üzerine kocaman bir yumruk yedi. Temel hak ve hürriyetleri korumak amacıyla tasarlanan anayasal ve hukuki mekanizmalar temel hak ve hürriyetlere müdahale etme aracı haline dönüştü. Hakimler temel hak ve hürriyetleri koruyan değil; tersine temel hak ve hürriyetlere müdahale eden görevliler haline geldi. İktidarı sınırlamakla görevli organlardan birincisi olan AYM, iktidarı sınırlandıran bir unsur değil tersine onu tahakküm eden bir unsur haline dönüştü. Salt hukuki yaklaşım bugün devletin temel organlarının nasıl işlediğini açıklamakta yetersiz kalıyor.

Artık anayasa veya kanunlardaki kurallara bakmak karşılaşılan hukuki sorunun nasıl çözümleneceği konusunda bir fikir vermiyor. Örneğin AYM’lerin önündeki bir iptal davasının sonucunu tahmin etmek için anayasanın ne dediğine bakmanın bir anlamı yok. Zira artık Anayasa Mahkemesi kararları Anayasaya değil bir takım hukuk dışı faktörlere bağlı. Belirli bir davada Anayasa Mahkemesi’nin ne yönde karar vereceğini Anayasa hukuk profesörleri değil gazeteciler daha iyi tahmin ediyor. Aynı şey idare ve ceza hukuku için de geçerli iktidarın önem verdiği bir idari işlemin idari yargı tarafından iptal edilme ihtimali neredeyse sıfır. Bugün siyasi niteliği olan bir olayda en kıdemli ceza hukuku profesörleri dahil gözaltına alınan bir kişinin tutuklanıp tutuklanmayacağını, sanığın mahkum olup olmayacağını bize önceden söyleyemez. Ceza hukuku profesörlerinin bilgileri artık bu konuda bir işe yaramıyor. Bir akademisyenin neden gözaltına alındığı bir milletvekilinin yeniden seçilmesine rağmen neden yasama dokunulmazlığından yararlanamadığı ve tutukluluğunun neden devam ettirildiği hukukla izah edilemiyor. Bunları izah etmek için hukuk dışı unsurları gözönüne almak gerekiyor. Olan biteni açıklamak bakımından hukuk bilimi çaresizlik içinde olaya uygulanacak normun ne olduğunu, bu normun olaya nasıl uygulanacağı konusunda hukuk profesörlerinin derin bilgilerinin normu uygulayacak hakimin hangi hukuk dışı faktörler altında çalıştığı bilgisi karşısında pek bir değeri bulunmuyor.

Yorum teorisi konusunda yıllarca çalıştım bu konuda pek çok makale yazdım artık üzülerek görüyorum ki hiçbir yorum teorisi hakimler üzerinde hakimlerin siyasal çevrelerinden aldıkları sinyallerin yarattığı etkinin yarısı kadar bile bir etki yaratmıyor. Genç meslektaşlarıma yorum teorisi üzerinde çalışıp, bu işe yaramaz bilgilerle yıllarını heba etmek yerine hakimlerin kişisel geçmişleri ve çalışırken hangi etkilere maruz kaldıkları gibi unsurları incelemelerini tavsiye ediyorum. Keza belirli bir hakimin önünde davası olan kişilere, davanın nasıl sonuçlanacağı konusunda hukukçulara değil gazetecilere veya bu etkiler konusunda bilgi sahibi olan diğer kişilere danışmalarını salık veririm. Artık hukuk bilimiyle uğraşmak havanda su dövmek veya meleklerin cinsiyetini tartışmak misali işe yaramaz bir faaliyet haline geldi. Muhtemelen bu nedenle günümüzde Anayasa ve idare hukukçuları derin bir ümitsizlik içindeler, uzmanlık alanlarının aslında bir işe yaramadığını görüyorlar ve ömürlerini boş bir işe adadıklarından dolayı da pişmanlar. Neticede bu nedenle üniversitelerimizin Anayasa ve İdare Hukuku Anabilim Dalları bütün motivasyonlarını yitirmiş mesleklerine yabancılaşmış, mutsuz insanlar topluluğu haline dönüşmüştür. Muhtemelen bu nedenle meslektaşlarımız çalışma isteği ve enerjisi bulamıyorlar.

Bir diğer nokta da Prof  Dr Adem Sözüer hocanın özellikle tünel örneğine dair şu anekdotu var. Sözüer son Ceza Kanununun da mimarlarındandır ve AKP ile de yakın çalıştı. Siyasi bir kişiliktir demiyorum; hükümete, parlamentoya bu konuda yardım etti. Böyle bir ceza hukukçusu ve diyor ki: “Kolluk, savcılık, mahkeme Yargıtay da bir zincirde oluşturulmuş adli sistem dışında bu zincire belli kişilerin suçlu bulunması ve mahkum edilmesi talimatı veriliyor. Bu zinciri oluşturan her halkada bulunan hakim ve savcılar adil bir yargılama değil daha baştan suçlu olarak damgaladıkları kişiyi mahkum etmek için hareket ediyor. Bu nedenle bu tür önceden kararı verilmiş yargılamalara “tünel bakışlı dava” diyoruz. Tünelin başından sonuna kadarki her aşamada yani soruşturma, kovuşturma ve temyiz evrelerinde tünelin sonundaki kişi hep suçlu görülmektedir; mutlaka mahkum edilecektir.”

Böylece 6 Aralık 2018 tarihli Kemal Gözler hocanın yazısı ve Adem Sözüer hocanın da anekdotunu sizinle paylaşmış oldum.

Yine neden mahkemeniz çekilmeli ve sadece benim açımdan değil Türkiye’de yargının geldiği facia durumun, yürütmeye karşı yargı gücünün halktan yana zayıftan yana iktidar zorbalığına karşı yargı onurunu koruma adına neden çekilmeniz gerektiğine dair bir tespit daha okumak istiyorum. Kendisi hakimdir, Demokrat Yargı Derneğinin de eş başkanıdır Orhan Gazi Ertekin. Benim davamla ilgili yazmış, yine kendisiyle tanışmayız, herhalde siyasetçi kimliğimle beni bilir.

“Selahattin Demirtaş’ın dokunulmazlığının kaldırılmasından tutukluluğuna ve oradan da cumhurbaşkanlığına adaylığı nedeniyle tahliye taleplerine kadar uzanan tartışmaların suç ve ceza hukukuna ilişkin bir bağlamdan çıkıp seçme ve seçilme ve parlamento sorununa geri döneceğini tahmin etmek hiç güç değildi. Ankara 19.Ağır Ceza Mahkemesi üye hakiminin muhalefet şerhi en nihayetinde sorunu ait olduğu yere, Türkiye’deki siyaset hukukuna ilişkin anayasal temellerine iade etmiş oldu.

1961 Anayasasındaki hakkın özü sınırlamasının 1982 Anayasasındaki karşılığı olan demokratik toplum düzeninin gerekleri esas olarak Anayasal sınırlamalara dair tartışma çerçevesini ortaya koyar. Muhalefet şerhi bir ceza hukuku tartışması olarak sunulmak istenen meseleyi tam da olması gerektiği gibi seçme-seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı bağlamına taşıyarak şu ana kadarki tüm ceza yargılaması sürecinin artık doğru biçimde tartışılmasının önünü açmış bulunmaktadır.

Bu haliyle muhalefet şerhinden birden çok hukuki sonuç çıkarmak gerekecektir. Birincisi Demirtaş’ın dokunulmazlığının kaldırılıp tutuklanması aynı rutin ve klişe gerekçelerle tahliye taleplerinin bir buçuk yıldan fazla zamandır reddedilmesinin parlamento hukukuna aykırı olduğu tespit edilmiştir. İkincisi ise ceza hukukunun siyasi güç amacıyla kullanıldığı bir tür “Feme Cinayetleri” politikasının sonuçlarını yaşadığımız gerçeğidir. Önce Demirtaş yargılamasının neden ceza hukukuyla değil parlamento hukukuyla alakalı olduğunu görelim, sonra da Feme Cinayetleri meselesine değinelim.

Türkiye’de bir siyaset hukuku geleneğinin olmadığını, başka deyişle parlamentonun politik, hukuki, etik inşası ve güç ilişkileri meselesinin doğrudan polis ve yargı operasyonlarının konusu olduğunu tarihten ve güncel tecrübelerimizden çok iyi biliyoruz. Sadece ceza hukukunun değil her türdeki özel hukuk araçlarının da siyasi tasfiyenin aracı yapıldığı gerçeği bir Türkiye yargı tarihi bilgisidir. Partilerin feshedilmesi, kapatılması ve giderek meclisin tasfiyesi genellikle ceza hukukuna dayanan gerekçelerle açıklana gelmiştir. Demokrat Parti’nin, siyasi partileri Cemiyetler Hukukunu harekete geçirerek Asliye Hukuk Mahkemelerince kapatmaya kalkması kolay hatırlanan tarihi olaylardan biridir. Fakat daha yakın zamanlarda MHP kongresinin Yargıtay Başsavcılığı ve Anayasa Mahkemesi denetiminden çıkartılıp Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından kolaylıkla müdahale edilebilir bir konuya dönüştürülmesi de Türkiye’deki siyaset hukukunun ciddi bir yol almadığının işaretidir.

Daha trajik olanları DEP milletvekillerinin gözaltına alınması ve yargılanarak cezalandırılmaları sürecinden biliyoruz. DEP milletvekilleri parlamentoda vekillik yaptıkları için yargılanmışlar ve 10 yıl hapis yatmışlardı. Türkiye’nin parlamento hukukunun ceza hukukunun tehdidi altında olduğunu gösteren en önemli örneklerden biri 20 yıl önce tecrübe edilmiş ve Türkiye yargısının utanç listesine eklemişken, bu kez de Demirtaş ve diğer bazı milletvekillerinin vekillik sıfatlarının düşürülmesi kararı alınarak ceza yargılamasının devreye sokulması ne kadar zayıf ve dayanıksız bir yargısal hafıza ile yol alındığını da gösteriyor. Tabii ders almanın Türkiye yargısının bir özelliği olmadığını da gösteriyor. Oysa iki şey açık ve nettir:

Birincisi eğer milletvekilince işlenmiş bir suç var ise yargılanma usulü Anayasa’da açık ve net bir biçimde ortaya konulmuştur. Yargılanmanın dönem sonuna ertelenmesi suç ve cezayı zaten ortadan kaldırmıyor. Hele faal milletvekillerinin tutukluluk tehdidi altında bırakılması kabul edilir bulunmuyordu. Ve ikinci olarak yasama dokunulmazlığı mutlaktı ve dahası parlamentodaki temsil oranları ve güç ilişkileri ceza hukukunun konusu olamayacağı sadece Türkiye anayasal hukuku bakımından değil evrensel olarak da kabul gören bir ilkeyi oluşturuyordu. Buna karşılık tam da Demirtaş’ın yargı sürecinde gözlediğimiz üzere böyle bir durumda apar topar ceza hukukun işletilmesine gidilmesi sorunun gerçekte parlamento hukukuyla alakalı olduğu gerçeğini kapatamıyordu.

Ağır Ceza Mahkemesi üye hakiminin muhalefet şerhi (yani sizin mahkemenizin üyesinin muhalefet şerhi) işte bu tartışmayı kendi gerçek yerine taşımış oldu ki Türkiye’nin en önemli sorunu gerçek bir parlamento hukuku inşa edememiş olması ve ceza hukukun buna araç edilmiş olmasıdır.

Demirtaş yargılamaları ve tutukluluğunun devamına ilişkin karar ve tartışmaların ikinci tarihsel bağlamı “Heme Cinayetleri” meselesine ilişkindir. Ki ceza hukukunun siyasi muhalifleri etkisiz kılmak için kullanılmasıyla alakalıdır. Malumdur ki Heme Cinayetleri Almanya’da ortaçağda kilise güçlerinin muhalifleri ortadan kaldırmakta kullandığı intikamcı yargılama türüne verilen bir addır. Ve halen Almanya’da siyasi muhaliflere yönelik ceza yargılaması tehditleri Feme Cinayetleri olarak adlandırılmaya devam etmektedir.

Ülkemize gelince, Türkiye yargısı tarihsel geçmişi bakımından kendisini yurttaşlık temelinde kurmadığı gibi siyasi muhalifleri kriminalleştirmek yönündeki arsız iştahı da çok tanıdıktır. Buna karşılık 15 Temmuz sonrası bu geleneğin yapısal bir hale geldiği ve yargının kendi yasasını yapan ve uygulayan özgür bir merciye dönüşmeye başladığını görmek zor değil. Bizzat muhalefet şerhi Ankara 19.Ceza Mahkemesinin kararlarının siyasal temelini ve yargısal yetkisini tartışmaya açmış, siyasetin ceza hukukuyla ilişkisinin meşru temellerine işaret ederek bu yeni eğilime karşı Türkiye yargısında hala kurumsal ve yasal sınırlarda ısrar eden bir hakim potansiyelinin var olduğu müjdesini vermiş bulunmaktadır. Sonuç olarak artık şunu ilan edebilecek durumdayız: Türkiye yargısı artık yasal sınırlarına çekilmek zorundadır.

Bugüne kadar hiçbir dönemde yargının hukukun garantisi olmadığına ilişkin tarihsel miras bugünün hukuksuzluklarını temize çekecek ve normalleştirecek bir gerekçe olarak görülemez. Türkiye’de artık gerçek bir parlamento hukukuna gerçek bir ceza hukukuna ihtiyaç vardır. Aynı gelenekte ısrar etmek yargının bütün tarihsel kötülüklerinin ve günahlarının bugünün yargıç ve savcılarının üzerine kalmasından başka bir sonuç doğurmayacaktır. O halde artık yargının Türkiye siyasetinde güç, çatışma ve direnişe dair süreçlerini doğru ve adalete uygun biçimde seçmesi şarttır.” demiş. Bunun söyleyen bir hakim ve Demokrat Yargı Derneğinin de eşbaşkanı.

“Biz hukukçuları yetiştiren hocaları bu mesleği seçmiş olduklarına pişman ettiniz”

Yargıdaki durum bu, üniversitelerdeki durum bu, akademideki durum bu. Yani öyle bir hale getirdiniz ki, biz hukukçuları yetiştiren hocaları bu mesleği seçmiş olduklarına pişman ettiniz. Üniversitede artık utanıyoruz diyorlar, hukuk adına utanıyoruz diyorlar. Öğrencilere ne anlatacağız? Ne ceza hukuku, ne Anayasa Hukuku, ne usul hukuku? Bir ceza hukuku profesörü bir dosyaya baktığında artık sonucunu kestiremiyor.

Oysa öngörülebilirlik, kanunilik, hukukun üstünlüğü, bunlar konusunda Türkiye çok mesafe kat etmişti. İyi bir noktaya geldik demiyorum ama özellikle Türkiye hukuk akademisi konusunda, Orta Doğu ülkeleri ve Afrika ülkeleri düşünüldüğünde çok iyi bir noktadaydı. Bizim akademimiz öyle hukuk tartışmaları konusunda geri bir noktayı temsil etmiyordu; yargı pratiği geri bir noktayı temsil ediyordu. Hakeza savunma, Türkiye’de çok iyi bir noktadadır. Barolar, tek tek avukatlar, avukat örgütleri, kurumlar… Yine Anayasa Mahkemesi’nin 15 Temmuz öncesi verdiği son derece önemli kararlar: kişi özgürlüğüne, ifade özgürlüğüne, gösteri hakkına dair son derece önemli kararlar. Yani ciddi bir hukuk adına umudun geliştiği bir dönemde son 2 yıldır bu filiz kökünden kesildi. Artık kaç yıl sürer akademinin, yargının toparlanması bilmiyorum.

“Karar zaten verilmiş; babam Tahir Demirtaş’ı getirip cübbe giydirseniz bana aynı cezayı verecek”

Fakat benim davamda bakın siz çekilseniz, reddi hakim talebini kabul etseniz, yerinize yeni yargıçlar atansa, ben ve avukatlarım şundan adımız gibi eminiz: karar neyse aynısı çıkacak. Benim babam Tahir Demirtaş’ı getirip buraya oturtsanız, cübbe giydirseniz aynı cezayı verecek. Çünkü yargı siyasete kulağını gözünü dikmiş durumda. Yani siz beni cezalandıracaksınız o yüzden gidip şansımı başka yerde deneyeyim demiyorum. Bu değil amacım aman ha öyle anlaşılmasın. Karar verilmiş, 6-8 Ekim’den en üst verilecek ceza. Örgüt eyleminden ne kadar tutturabilirseniz, sınırları ne kadar aşabilirseniz Demirtaş o kadar içerde kalacak. Ama tabii göreceğiz kim içeride kim dışarıda, onu tarih ve zaman gösterecek. Siyaset uzun soluklu bir iştir, ben siyasetçiyim, hücremde siyaset yapmaya devam ediyorum. Partimin desteği de yanımda olarak.

“Davamdan çekilmeniz can çekişen yargı dünyasına adeta bir suni teneffüs olur”

Fakat vereceğiniz karar şu açıdan önemli, tutanağa şunu geçip, daha önce şerh yazdığınız gibi “Bu koşullarda Türkiye Cumhuriyeti yargısı baskı altındayken, kamuoyunda oluşturulan algılar, siyasetçilerin yaptığı açıklamalar, bizim objektif olarak bu dosyada bağımsız ve tarafsız bir yargıyı sürdürmemizi imkânsız hale getirmiştir. Hem mahkememizin saygınlığı hem hukukun onurunu hem adaletin şahsiyetini hem de sanığın hukuki güvenliğini korumak açısından Selahattin Demirtaş yargılamasından çekiliyoruz” demeniz lazım.

Bu, şu anda can çekişen akademi dünyasına, yargı dünyasına adeta bir suni teneffüs olur, kalp masajı olur. Neyi göze almış olursunuz bilemiyorum, önemli yargılamalar yapan bir heyetsiniz daha önce de söyledim. Günü gelecek Yargıtay üyesi olacaksınız, Allah uzun ömür verirse, zamanınız yetse mutlaka olacaksınız. Fakat Yargıtay üyeliğinden İstinaf üyeliğinden çok daha önemli bir şey var, bu mesleği seçmiş olmanızın çok daha derin bir anlamı olmalı.

“19 Ağır Ceza Mahkemesi olarak yazdığınız şerhin arkasında durun”

Bizler aşağı yukarı en azından mahkeme başkanıyla aynı dönem öğrencileriyiz, diğer arkadaşların da benzer dönem. Fakat hukuk fakültelerinde bize öğretilen şey bu değil. Buna teslim olmamanız lazım. İsterseniz bana ceza verin çekilin, öyle kendimi kurtarmak için davayı uzatmak için istemiyorum bunu. Bu dava vesilesiyle can çekişen yargıya umut olun. 19 Ağır Ceza olarak yazdığınız şerhin arkasında durun, o şerh doğruydu. Çekilin bu dosyadan, beni yargılamayın bırakın başka heyet yargılasın. Zaten beni yargılayamazsınız da…

Bu saatten sonra hiçbir şey olmamış gibi “Selahattin Demirtaş şunu yaptın mı şunu konuştun mu? CMK’ye göre…” diyemezsiniz. Bitti, böyle bir şansınız yok. Sizden bağımsız bitti. Siz de ona çok katkı sundunuz fakat siyaset arenasında bu dosya bitti. Yeni bir mahkeme yeni bir heyetle ben ve avukatlarım savunmalarımızı yapmaya devam edeceğiz, kaldığımız yerden isterseniz yarın. “Savunma davayı uzatıyor” gibi bir gerekçeye asla sığınmayın. Şık olmaz, doğru olmaz, hükümlüyüm içerdeyim zaten. Kabul edin, öncelikli talebim budur.

“Bugün vereceğiniz çekilme kararı, siyaset alanındaki tıkanmaların da önünü açabilir”

Şunu da belirterek toparlayayım: Türkiye’de yeni bir sistem, rejim inşa ediliyor. Bütün ülkelerin yargısı kendi rejimlerini korur. AYM’lerin işi budur: rejimi korumak. Fakat AYM’lerin dünya genelindeki kuruluş ve gidişatı demokratik rejimi korumak üzerinedir. Rejimi korur derken, gerici, zorba rejimleri korur anlamında değildir. Doğrudur her ülkenin yargısı kendi ulusal politikalarına, ulusun güvenliğine, ülkenin güvenliğine dikkat etmek zorundadır ama koruduğu rejimin niteliği çok önemlidir.

Bakın bugün vereceğiniz çekilme kararı, hukuk alanında olduğu gibi siyaset alanında olan tıkanmaların da önünü açabilir. Türkiye bir şiddet sarmalındadır. Ben ve arkadaşlarım içeride ve dışarıda Türkiye’yi bu sarmaldan kurtarmak için uğraşıyoruz, biz hiçbir zaman ne şiddetten ne silahtan ne terörden yana olmadık, olmayız. Partim de öyle, benim içerideki duruşum da budur. Fakat bu yargılama vesilesiyle vereceğiniz kararlar, doğru kararlar Türkiye’nin bu Orta Doğu cenderesinde emperyal müdahalelerinin, içeriden bilmem kırk tane ülkenin istihbarat operasyonlarının çevrildiği bir dönemde yeni bir tartışmanın önünü açabilir. Siyasette acaba, demokrasi etrafında bütün ülke bir araya gelebilir mi? Bunu yargıçlar yapabilir mi? Yapar. Pakistan’da yaptılar, başka ülkelerde yaptılar. Verdikleri kararlarla ülkelerine hizmet ettiler. Sanıklara değil, ama ülkesinin demokrasisine, barışına hizmet etmek yargıcın görevidir. Ben Selahattin Demirtaş olarak gerçekten de halkımın barış ve demokrasisine hizmet etmek için bu bedeli ödüyorum. Sizden bedel ödemenizi de istemiyorum ama Demirtaş dosyasının hakimleri çok önemlidir, sıradan bir yargılama değildir. Vereceğiniz doğru bir karar birçok kötü gidişatın önünü kesebilir, düzeltebilir.

Fathali M. Moghaddam, İranlı bir akademisyen kendisi, tespitlerini çok önemsiyorum. Vereceğiniz kararın nasıl bir gidişatı durduracağını anlatabilmesi açısından, geri çekilmeniz ve reddi hakimin gerekçeleri kapsamında bunları sunmaya devam ediyorum.

Diyor ki “Diktatörlükle yönetilen halklar, diktatörlüğü değiştirmenin tek yolunun gücü elinde tutan rejime karşı toplu eylem olduğunu bilirler. Ama halkı ne düşündüğünü açıkça söyleyerek topluca eyleme geçmekten alıkoyansa yüzlerine doğrultulmuş olan namlulardır. (Geçen yüzyılın başı için böyleydi ama şimdi yargıdır.) Yüzüne doğru bir silah doğrultulduğunda çok az sayıda insan “kahrolsun diktatörlük diye bağırmaya cüret edebilir. Bu korkular yersiz değildir. Çünkü diktatörce yönetenler ele geçirdikleri güçle politik muhaliflerinin tümünü hapse atabileceklerini, işkenceden geçirebileceklerini hatta öldürebileceklerini defalarca kanıtlamışlardır.”

Evet, geçen yüzyılın başından ortalarından itibaren dünyadaki birçok baskıcı diktatöryal rejimi inceleyerek bunları söylüyor bilim insanı Moghaddam. Demokrasi var diyebilmek için 4 tane test yapmak lazım diyor. Bunu söyleyen başka bilim insanları da insan hakları savunucuları da oldu. Bunu söyleyen yargı kararları da oldu. Fakat ben önemsedim bunu. 1.si gidin diyor o ülkenin şehrinin meydanında örneğin Kızılay’da, örneğin Taksim’de düşüncelerinizi korkmadan bağırarak açıkça söyleyebiliyor musunuz? 1. test bu. Eğer yapabiliyorsanız korku yoksa geçtiniz bu testi demektir. Bu ülkede demokrasi var demektir. Az önce size bir Anayasa profesörünün yazısını okudum; bırakın bir meydanda özgürce düşünceyi açıklamayı, makalede örnek vermeye korkuyorum diyor. 2. test, özgür ve adil seçim yapılabiliyor mu bir ülkede? Tartışmaya bile gerek yok az önce de söyledim. Ben ve 12 milletvekili arkadaşım içerdeyken seçim yaptı bu ülke. Bütün devlet imkanlarıyla AKP kendi lehine çalıştı. Dolayısıyla bu testi de Türkiye geçemeyecek. Azınlıkların korunması. Buradan kast ettiği etnik, dinsel azınlıklar değil sadece, muhalif kesim. Yani demokrasi muhalifi korur, sayıca az olanı korur. Güçlü olan zaten çoktur ve iktidardadır, demokrasinin işi onu korumak değildir. Azınlık korunuyor mu bu ülkede. Testin 3. Aşamasıdır ve Türkiye bunu da geçemiyor.

“Türkiye’de bağımsız bir yargı yok değil, yargı yok”

Sonuncusu da bağımsız yargıdır. Bir ülkede bağımsız yargı var mıdır diyor. Bakın testin 4.sü. Bunu da tartışmaya gerek yok. Türkiye’de bağımsız bir yargı yok değil, yargı yok. Keşke bağımlı bir yargı olsaydı. “Şimdi bu 4 testi de geçemeyen ülke diktatörlük rejimine doğru gidiyor demektir ya da diktatörce yönetiliyor demektir.” Diktatörlük bir hakaret falan değildir, yönetim biçimidir. Beğenmiyoruz, biz beğenmiyoruz, kabul etmiyoruz Selahattin Demirtaş olarak, HDP olarak. Mahkemeniz yaptığı yargılama vesilesiyle bu sistemin adım adım kurumsallaşmasına destek oluyor. Bu yüzden sizin vereceğiniz çekilme kararı önemlidir.

Diyor ki Moghaddam “Kriz durumlarında diktatör için bir olağanüstü koşullardan sıçrama fırsatı çıkar.” Örneğin 1933’te Berlin Parlamentosu’nun ateşe verilmesi. Halen şaibeli, şüpheli bir olaydır. Fakat Hitler bunu kullanarak, bu kriz durumunu kullanarak bir sıçrama gerçekleştirip bir başkanlık kararnamesi yayınladı ve ülke hızla diktatörlüğe gitti. Yine, 1980 yılında, İran’da ABD elçiliğinin işgali ve Saddam gibi bir dış düşmanın çıkması Humeyni’ye bir sıçrama imkanı verdi ve Humeyni İran’da bir diktatörlük rejimi inşa etti. Benzer bir durum 15 Temmuz sonrası ülkemizde yaşandı ve bu ülkenin Cumhurbaşkanı Allah’ın lütfu diyerek bunu bir sıçramaya dönüştürmeye çalıştı. Oradan bir ders çıkarıp demokrasiye, hukukun üstünlüğüne, birlikte yaşam ve barış yerine bunu bir sıçramaya dönüştürüp güç devşirip tekrardan rejimi inşa etmeye çalıştı.

Moghaddam diyor ki, “Diktatörlerin asıl yanılgısı nedir biliyor musunuz? Aslında halkın kendisini sevdiğine ve sonsuza kadar liderleri olarak kalmasını istediklerine inanırlar ya da inanmak isterler. Ama gerçek asla böyle değildir.” Durum tam da budur. Halk gerçek duygularını söyleyemiyor, gazeteciler, akademisyenler, siyasetçiler, öğrenciler, gençler, kadınlar hiç kimse konuşamıyor. Ve herkes onu sevsin istiyor veya öyle görünsün istiyor en azından. Yanılgıları budur ama gerçek öyle değildir hiçbir zaman.

“Biz toplumu demokrasiye doğru itmeye çalışıyoruz, bu AKP karşıtlığı değildir”

Diyor ki -bu da önemli bir tespittir- toplumu sürekli demokrasiye doğru itmezseniz, yani birileri, siz ben avukatlar, sivil toplum, toplumda birileri toplumu demokrasiye doğru itmezse kaçınılmaz olarak diktatörlüğe dönüşür. 12 bin yıllık yerleşik toplum tarihi bunu defalarca ispatlamıştır. Yani toplumun bir arada olması, eğer demokrasi konusunda bir mücadele içermiyorsa kaçınılmaz olarak diktatörlüğe dönüşüyor. Bu kabilede de böyledir, aşirette de böyledir, bu imparatorlukta böyledir, ulus devlette de böyledir. Hatta ailede de böyledir.

Dolayısıyla, sizin vereceğiniz karar toplumu demokrasi konusunda itmektir aynı zamanda. Biz bunu yapmaya çalışıyoruz. Suçluluğumdan, suçsuzluğumdan bağımsız. Bir şeyler yapmalıyız, yani toplumu demokrasiye doğru itmeye çalışmalıyız. Biz bunu yapmaya çalışıyoruz. Toplumu demokrasiye doğru itmeye çalışıyoruz. Bu AKP karşıtlığı değildir. Bu Erdoğan karşıtlığı değildir. Yanlış yoldadırlar. Ülkeyi yanlış yere götürüyorlar. Demokrasi ile sınırlamamız, çerçevelememiz gerekir. Cumhurbaşkanı mı olur, parti başkanı mı olur, halk karar verir ama yetkileri kullanma biçimi konusunda sınırı demokrasi belirler, hukukun üstünlüğü belirler. Bugün vereceğiniz karar işte aynı zamanda buna hizmet etmelidir.

“Faşizmin toplumsal işlevi bir kriz halinde kapitalizmin devamını sağlamaktır”

Diktatörlükler her zaman faşist değillerdir. Yani faşizm ve diktatörlük aynı şey değildir. Bazı diktatörlük yönetimleri vardır ki faşizm şeklinde bir yönetim inşa etmezler. Sadece baskıcı bir yönetim inşa ederler ve faşizmi bir siyasal ideoloji ve yönetim ideolojisi olarak hayata geçirmezler. İşte Latin Amerika’da, Afrika’da, Arap ülkelerinin bazılarında benzer diktatörlükler var.

Faşizm yoktur ama diktatörlük var. Türkiye’de bu tehlike de var şu anda. Neden var? Burada Alman akademisyen Rainer Kühl’ün önemli tespitlerini tutanağa geçirmek istiyorum ki, vereceğiniz karar faşizmi engellemelidir. Alman akademisyen Kühl, 50 yıl önce 1969’da söylüyor: “Bir faşist tahakküm sisteminin 5 temel niteliği vardır.”

Faşizm yönetim biçimi biliyorsunuz, 1920’lerden, 30lardan itibaren bayağı da destek gördü, İtalya, İspanya, Almanya başta olmak üzere. Hatta neredeyse Türkiye Cumhuriyeti de faşizme geçiş yapıyordu. İncelemiş faşist yönetimleri Kühl ve şu 5 şeyin aynı anda gerçekleşmesi halinde orada yönetimin faşizan boyutundan söz edilebileceğini söylüyor: “Birincisi faşizmin toplumsal işlevi bir kriz halinde kapitalist sistemin devamını sağlamaktır.” Bu çok önemli çünkü özellikle sanayi devriminden sonra kapitalizmin gelişmeye başladığı son 300 yılı ve kapitalizmin en vahşi dönemi yaşadığı son 50 yıllık dönemde kapitalizm faşizm aracılığıyla krizlerini aşmaya başlamıştır. Ülkemizde de şu anda kapitalizm can çekişiyor ve derin bir kriz halinde. Ancak faşizan yöntemler kapitalizmin krizini çözebiliyor. Kapitalizm bunu ister, bu halkın yararına değildir. Ezilenin emekçinin çalışanın senin benim yararına değildir. Uluslararası sermayenin yararınadır. Ama kapitalistlerin uluslararası sermayedarların o ülkede faşizm mi var, demokrasi mi yok, umurunda değil. Benim param dönüyor mu, ben para kazanıyor muyum, buna bakar. O yüzden faşizmin toplumsal işlevi bir kriz halinde kapitalizmin devamını sağlamaktır. Biz söz hatırlatarak örnek vereyim anlaşılmış olsun. Dedi ki AKP’nin Genel Başkanı iş adamlarına konuşurken “OHAL’i grevlere karşı ilan ettik”. Bunu sermayedarlara kapitalistlere işverenlerle toplantısında söyledi. “Grev yaptırmıyoruz, koruyoruz sizin sermayenizi” dedi. Tam da budur. Bunun mesajını verdi, “merak etmeyin rejimimiz sermayenin arkasındadır” dedi.

Rainer Kühl ikinci tespit olarak şunu diyor; “Hukuk dışı tahakküm yöntemlerinin kullanılması ve muhalif güçlerin tasfiye edilmesi esastır. Bunu birçok rejim ve sistem dener, yapar. Hatta birincisi ile birlikte ikincisi de varsa faşizme doğru gidiş konusunda artık iş gayet netleşmiştir.” Türkiye’de var mı hukuk dışı tahakküm yöntemleri muhalif güçlerin tasfiyesi? Evet.

Üç; “Büyük nüfus gruplarını içermeye çalışan kitlesel bir bütünleşme manipülasyon aracı gibi işleyen bir kitle hareketinden oluşur.” Yani faşizm temelde kapitalist elit grupların çıkarına çalışırken aynı zamanda bir kitle hareketi olmak zorundadır. Geniş kitlelere oynamak zorunda ve bunların manipülasyonu üzerinden kendini var etmek zorundadır. Bugünün kitlesi AKP ve Genel Başkanı tarafından tek dil tek millet tek bayrak tek şef denilerek yaratılmaya çalışılıyor. Tam da dayanmak istediği ve destek aradığı toplumsal taban bu. MHP ile ittifakın zorunluluğunun temel referansı da bu. Faşizm toplumsal taban olmadan hayatta kalamaz. Bu Almanya’da da böyle olmuş, İtalya’da da , İspanya’da da. Franco ve Mussolini rejimlerinde de böyle olmuş.

Dördüncüsü “Kitleler hem iç hem de dış düşmanların varlığının zorunlu kıldığı kayıtsız şartsız dayanışmaya tabidirler”. Yani diyor ki kitleler sürekli dış düşman tehdidinden korkmalılar. Hitler propaganda bakanı Goebbels vasıtasıyla bu tür propagandaları içeride ve dışarıda düşman hasebiyle çok üretirdi. İşi buydu. Bizde de bunu yapan danışmanları var, bunu yapan sözcüleri var. Her gün İçişleri Bakanı, Dışişleri Bakanı, kendisi sürekli bir dış düşman tehdidinden bahseder. Yani sabah uyanan yurttaş bugün ülkemiz bölünüp parçalanmamışsa Allah’a şükür diye korkuyla uyanıyor. Zannedersin herkes AKP’ye düşman, herkes saldırmış, içeride de biz düşman, dış düşmanlarla el ele vermişiz ülkeyi bölmeye parçalamaya çalışıyoruz. Algı bu. Buna ihtiyacı var faşizmin ve bunu her gün beslemeye ihtiyacı var. Gün gün bunu tekrar etmezse kitle desteğini kaybedebilir. Türkiye’de var mı, var. Faşizmin 4. şartı da Türkiye’de var.

Beşinci ve son şartı; “Sistem komşu halklara yönelik emperyalist bir yayılma ve tabi kılma politikasının siyasi ve askeri önkoşullarını üretir.” Hitler, Mussolini, Franco bunu yaptı. Bunlar ülkelerinin sınırlarını genişletmek adına halkına taahhütlerde bulundu ve bu bizim hakkımızdır dediler. Polonya’dan Macaristan’dan Avusturya’ya Rusya’ya kılıçlarının uzanabildiği her yere dönük katliamlar yaparak işgal etmeye ve ilhak etmeye çalıştı. Büyük trajedileri, 2. Dünya savaşının sonuçlarını bu malum faşizan anlayış gerçekleştirdi.

“Türkiye’de diktatörlüğün bahsettiğim bütün bilimsel koşulları adım adım hayata geçiyor”

Şimdi ülkemizde aynı şekilde Afrin, Musul, Kerkük tartışmalarına bakıyorsunuz. Kendine gazeteci diyen bir grup da dahil olmak üzere “Türkiye’nin sınırlarını genişletelim, oralar Türkiye’nindir, oraları alalım” gazını veriyorlar. Aynı anlayış. Davutoğlu bunu Neo Osmanlı politikası olarak ifade etmişti, kalın bir kitap yazmıştı sağ olsun, kitap kalındı sadece, fikirler kalın değildi. Türkiye’yi bu bataklığa sürükleyen teorisyen olarak şimdi nerede bilmiyoruz ama Türkiye hala bataklığın içinde. Ve körüklüyorlar, bunu yaptırmaya çalışıyorlar Türkiye’ye. Uluslararası bir işgal operasyonu.

Dolayısıyla bu 5 şart şu anda Türkiye’deki kamuoyunda, hükümette, rejimde adım adım güçleniyor. Diktatörlüğün bahsettiğim bütün bilimsel koşulları adım adım hayata geçiyor. Yetmiyor, faşist bir diktatörlük olabileceğine dair güçlü veriler ve hepimizin kaygılanması gereken güçlü işaretler ortaya çıkıyor. Şöyle toparlayıp bitireyim.

“Tahliye talep etmiyorum…”

Bir gün bir komutan askere saldırı altında ne yaparsın diye soruyor. O da saldırı arkadan gelse şöyle sıkarım komutanım, soldan gelirse böyle sıkarım  böyle vururum komutanım diyor. Komutan soruyor “Peki şuradan gelse düşman?” Asker dayanamıyor soruyor “Komutanım memleketin tek askeri ben miyim de bütün düşmanlar bana geliyor?” Biziz memleketin tek demokrasi gücü. Siz buna katkı sunar mısınız sunmaz mısınız bilemem. Ama istiyorum ki Demirtaş yargılaması duruşması vesilesiyle iyi bir karar verin bugün. Tahliye istemiyorum bakın tahliye talep etmiyorum, avukatlarım da etmeyecektir. Çekilin bu dosyadan iyi bir şerh yazın ve çekilin. Daha önce iyi bir şerh yazdınız. Tekrar edin şerhinizi ve çekilin. “Biz bu yargılamayı yapamayız” deyin yapamazsınız çünkü gerçekten yapamazsınız. Bu şans yitirildi. Yani dönüp bana birazdan nerde kalmıştık diyemezsiniz. Bunca yaşanmışlıktan sonra bu heyet yeni bir şey yapmadan, bir karar alıp en azından dosyanın yargının ve mahkemenin üstündeki ağır siyaset gölgesine ve saldırısına karşı bir duruş sergilemeden bir adım dahi atamaz. Yapmayın.

O yüzden belirttiğim bütün bu gerekçelerle birlikte ki AİHM kararına bir iki yerde değinecektim ancak arada atladım ama tekrarlamaya gerek yok avukatlarım üzerinde duracaklar daha çok ama önemsediğim bir noktaya değineyim.

AİHM kararına ilişkin “Demirtaş’ı haksız tutuklamamışız demek ki çok ciddi suçlamalar varmış hakkında” diye siyasi demeç veriyor ya İçişleri bakanı bunu söylüyor, sizde buna dayandınız.

AİHM bakın 98’inci paragrafta “Başvuranın suç işlediğine dair hakkında şüphe duyulmasına imkan veren somut delil unsurlarının varlığı ile ilgili olarak mahkeme sözleşmenin 5. Maddesinin 1.fıkrası bağlamında vardığı sonuçlar ışığında başvuran hakkındaki şüphelerin onun ilk aşamada tutuklanmasını açıklayabileceğini kabul etmektedir. Bunun yanında daha önce yukarıda 184. Paragrafta belirtilen tutukluluğun yasaya uygunluğunun bir koşulu olmakla birlikte tutukluluğu haklı göstermek için yeterli olmadığını hatırlatmaktadır. Bu nedenle mahkeme somut olayda başvuranın tutuklanmasını haklı göstermek için ilgili ve yeterli başkaca gerekçeler olup olmadığını araştıracaktır” demiş ve arkasından araştırmaya başlamış ve 5-1 ihlali verip 18.madde’de de ağır bir siyasi yargılama yapıyorsunuz diye uyarmış. Yani bu 5-1 5-1 dayanıyorsunuz ya bu 5-1 ihlalini niye vermediler biliyor musunuz? Diyor ki, Ulus devlete ve ulusal yargı mercileri tutuklamayı yaparken bir kanun maddesine atıf yapıyor mu yani tutuklamayla ilgili olduğu bir kanunu var mı; iki bu tutuklama yapılırken belli ciddi somut delillere atıf yapılıyor mu? Kanun dediğin budur. Ama AİHM bunu yeterli görmüyor tutuklamanın haklılığı açısından. 5-3 teki koşulları da aynı anda gerçekleştirmeli diyor. Diyor ki “siz Demirtaş’ı CMK 100’e göre tutuklamışsınız ve bir atıf yapmışsınız, kanunuza baktım evet böyle bir kanun var ve dolayısıyla kanunilik var bir de birtakım deliller göstermişsiniz”. (Delillerde az önce saydığım uyduruk deliller, neyse.) “Evet siz kanunilik ilkesine uymuşsunuz ama Demirtaş’ı tutuklamanız haklı değil diyor o yüzden 5-3’ten ihlal verdim” diyor. İyi ki tutuklamışsınız demiyor. Doğru tutuklamışsınız demiyor. AİHM bunu demiyor. Adalet Bakanlığı AİHM’de zafer kazanmış gibi 5-1 ihlali almadık bak ilk operasyonu 4 Kasım’da yaptığımızda demek ki doğruymuş diye zil takıp oynayacak.

Ya 18 gibi AİHM tarihinin en ağır ihlalini aldınız, tarihe geçtiniz heyet olarak da siz de tabii ki asıl ihlali siz yaptınız, ama onlarda siyasetçiler olarak yargıya açık müdahale yaptıklarının aleni bir şekilde elinde bir mahkeme kararıyla birlikte tescillenmiş olarak bunu artık göğüslerine zafer nişanı diye taksınlar.

Ukrayna, Gürcistan, Azerbaycan, Rusya… Bunlardan Ukrayna yeni dönemde Avrupa Birliği üyesi oldu ki geri kalanlar sadece konsey üyesidir Avrupa Birliği aday üyesi bile değildir. Avrupa Birliği aday ve Avrupa Birliği aday üyesi olan 18. maddeden ihlal alan tek ülke Türkiye’dir ve ilk defa Türkiye’de bu dosyadan karar çıktı. Avukatlarımla çalışıyoruz 14. maddeden de ihlal vermemiş AİHM bugüne kadar. Ayrımcılık, siyasi kimliğinden düşüncesinden dolayı bariz ayrımcılık. Bunu yapıyorsunuz. 14. maddeden de ihlal çıkacak. AYM etkisiz bir iç hukuk yoludur benim açımdan en azından Demirtaş dosyaları açısından. Bu kararda inşallah çıkacak. Uğraşacağız. Hukuk mücadelesi değil mi? Herhalde hepimiz aynı gün ölmeyiz. Ben ölsem arkadaşlarım devam edecek,  bu savunma ordusu sürdürecek. Partim siyasi mücadeleyi, bizler hukuk mücadelemizi sürdüreceğiz.

“Çekilmiyorsanız yargılamayı durdurmanızı ve reddi hakim talebimi değerlendirmenizi talep ediyorum”

Siz de bugün hiç değilse hani bu hukuk mücadelesine bir destek verin ve dosyadan çekilin ilk talebim aleni ve net belirttiğim gerekçelerle Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre hakim bağımsız ve tarafsız yürütemeyeceğini anladığında bu dosyadan çekilebilir bu mahkemeye ve yargılamaya güç katar, hukuka güç katar. Bunu açıkça şerh olarak yazarak davadan çekilmenizi birinci talep edıyorum. Eğer heyetiniz çekilmeyi kabul etmiyorsa bu gerekçelere dayanarak bu aşamada yargılamayı durdurmanızı ve reddi hakim talebimi değerlendirmenizi talep ediyorum. İki üye hakkında reddi hakim talebinde bulunuyorum. İlk tahliyeme olumlu görüş bildirip şerh yazdığı için ve bu duruşmada da bulunduğu için AİHM kararına da itirazda imzası olmadığı için bir üyeniz hakkında reddi hakim talebim yok. Yani o şerhi yazan imza atan hakime yönelik reddi hakim talebim yok. Diğer iki üyenin bu aşamada reddi hakim talebim çerçevesinde olumlu bakılarak, en azından dosyanın başka bir heyete ve muhakemeye tenzih için gönderilmesini talep ediyorum. Avukatlarım bu konuda söz alacaklar mahkemeniz artık nasıl yürütmek istiyorsa.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: adil yargılama / AHİM / Selahaddin Demirtaş /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.