Lenin, Rosa Luxemburg, Fidel Castro, Marx ve bir sürü kızıl bayrak…

Kavel Alpaslan  kalpaslan@gazeteduvar.com.tr

TAHRAN – Doğuya doğru, Türkiyeliler olarak Batı dünyasına kıyasla komşumuz İran hakkında daha ‘gerçek’ bilgilere sahibiz. Tabii bu cümledeki ‘daha’ kısmının altını çizmek gerekiyor. Çünkü İran kültürü övgüsü ara sıra karikatürlere de taşınsa pek çok eksiğimiz ve önyargımız söz konusu. Tabii bunun farklı bir yansıması da yok değil; bildikleriniz gerçek dışı ya da yeterli bilgiye sahip değilsiniz, yeryüzünün herhangi bir noktası sizi çok daha fazla şaşırtabilir.

‘Komşu’ olmanın verdiği rahatlıkla İran’a seyahat etmişken Tahran’daki komünist hareketlerin varlığı aklımın ucundan geçmiyordu. Ancak pek de fazla bir çaba göstermeden ülkedeki komünist muhaliflerle karşılaşma fırsatı yakaladım. Baskılardan, örgütlenmelerine; geçtiğimiz yıl yaşanan ayaklanmadaki rollerinden, ülke siyasetine dair konumlarına Tahran’ın komünistleri… Önce lafı uzatmadan İran’da insanların ‘iletişim’lerinden kısaca bahsetmek gerekebilir. Her şeyden önce Tahran gibi korkunç büyüklükteki bir şehirde yaşayan insanların kendi aralarındaki iletişimleri inanılmaz derecede kuvvetli. Birbirine yabancı insanlar sokakta çok çabuk samimi bir sohbete başlayabiliyor. Sosyal yaşamdaki toplumsallığın en bariz görülebildiği yerlerse kesinlikle parklar. Güzellik ve düzenlilikte Avrupa’ya taş çıkaran Tahran’ın parkları, -İran’ın diğer bölgelerinde de olduğu gibi- her yaştan ve kesimden insanın buluşma noktası. Haliyle hayata dair pek çok detayı parklarda tanıma fırsatı parklarda yakalanıyor.

‘POLİS GÖRSE KİTAPLARI ANLAMAZ’

İlk gün, uzun bir yürüyüşten sonra akşamüzeri şehrin en büyük parklarından Laleh Parkı’na geldim. Tüm gün büyük cadde kenarlarındaki kitap tezgahlarıyla karşılaşmıştım ancak parkın girişinde gördüğüm bir kitap dikkatimi çekti: Hayli büyük ve ciltli bir kitabın üzerinde Mayakovski’nin resmi. Kitabın fiyatını sormak için tezgahın uzağında oturan, yaşlı bir amcanın yanına gittim. İngilizce sorumu Farsça bir şeyler söyleyerek ve eliyle gelmemi işaret ederek yanıtladı. Başta sesimi tam işitmediğini anlamayınca içimden, “Eyvah, yine tavla literatürünü kullanarak Farsça sayıları anlamaya çalışacağım bir sohbet başlayacak” diye düşünüyordum ki amca sorumu tekrarladığımda harika bir İngilizce’yle Mayakovski’yi anlatmaya başladı, beni de utandırdı. Kimi şiirlerinden bazı bölümleri Farsça okuduğunda oldukça etkilensem de istediği fiyat haklı olarak yüksekti ve ben de amcanın yanından ayrıldım. Ancak giderken gözüme kapağında Marx’ın gençliği olan başka bir kitap takıldı. Böyle bir beklentiyle gezmediğim için oldukça şaşırsam da tezgaha geri dönüp Marx’lı kitaba göz atmadım, sonra pişman oldum. Ta ki parktan çıkarken farklı bir standı görene kadar.

Başında 6-7 gencin bulunduğu tezgahın yanından geçerken aralarında dönen sohbetten ‘İnkilap… Marksist… Teori…’ gibi tanıdık kelimeleri seçince kitaplara yaklaştım. Farsça bilmesem de kapakların üzerindeki resimler bulunduğum tezgahın ‘karakterini’ gayet açık bir şekilde ortaya koyuyordu: Lenin, Rosa Luxemburg, Fidel Castro, Marx ve bir sürü kızıl bayrak… Önce üzerinde yalnızca Farsça yazar ve eser ismi olan kimi kitapların tercümesi için sorular sorsam da bir süre sonra şaşkınlığımı gizleyemedim ve gençlerle sohbet etmeye başladım. Ülkenin dinamiklerinden habersiz bir turist gibi görünmek istemiyordum ama dayanamayıp bu kitapları satmanın sorun olup olmadığını sordum. Gençlerden biri gülerek, “Onlar görse de bu kitapların ne ifade ettiğini hayatta anlayamaz” dedi. Bir diğeri daha ciddi bir şekilde, “Aslında bu, kitapları kimin gördüğüne göre değişir” diye ekledi, arkadaşları da ona katıldı: “Örneğin istihbarat görürse başımız derde girebilir, çünkü bu kitapların bazılarını biz basıyoruz. Daha da önemlisi geçtiğimiz kış düzenlenen gösterilerde devrimcilerin aldığı rollerden sonra devlet komünist düşünceyi artık daha ciddi bir tehdit olarak değerlendiriyor.”

Bu iddialı sözlerin ardından konu ister istemez İran’daki solun durumuna doğru kaydı ve ben de örgütlülük durumlarını ve güçlerinin ne ölçüde olduğunu kibarca sordum. Aynı genç yanıtladı: “İran’da yasal olarak bir sosyalist parti kurma imkanı yok. Ancak bu komünist düşüncenin var olmadığı anlamına gelmiyor. Örneğin bu kitapları yasal olarak basamasak da kendi imkanlarımızla yayınlayarak ya da ikinci el baskılarla insanlara ulaştırmaya çalışıyoruz. Çevremizse büyük ölçüde üniversite öğrencilerinden oluşuyor. Geçtiğimiz yılki gösterilere önderlik edenler de bu üniversite öğrencisi arkadaşlarımızdı, şu an çoğu cezaevinde.”

‘LİBERAL SOL, GERÇEK SOL SANILIYOR’

“Peki ya diğer kentlerin üniversitelerinde komünist düşüncenin belli bir yankısı var mı?” diyorum, bu sefer 19-20 yaşlarında bir genç yanıtlıyor: “Çok çok az insan var. Kürdistan eyaleti hariç, Tahran dışı solun en etkili olduğu bölge kuşkusuz orası. Her ne kadar bizim için ulusal bir hareketle ilişki kurmak her zaman kolay olmasa da Kürt hareketinden arkadaşlarla hep iletişim halindeyiz. Ancak komünist düşünceye dair neredeyse her şey Tahran’da oluyor. Burada farklı düşüncede olan arkadaşlar var, Troçkistler, Hocacılar, Stalinistler… Fakat genellikle herkes bir arada duruyor. Aslında ayrım var ancak ‘Troçkizm’ ya da ‘Maoizm’ üzerinden değil. Temel olarak iki grup var, birincisine biz ‘Şuracılar’ diyoruz. Yani değişimin daha uzun bir sürede reformlarla gerçekleşeceğini düşünenler. Diğerleriniyse ‘Mukavemetçiler’ yani önce yönetimi almayı amaçlayan devrimciler olarak adlandırıyoruz. Temel fark bu ancak karşılaştığımız asıl sorun daha farklı: İnsanlar liberal solu gerçek sol olarak görüyor. Sol bir alternatifin içeriğine dair kimsenin bir fikri yok.” Anlaşılan o ki polisler kitapların içeriğini anlamıyor, ama durum çoğunluk için de farklı değil…

Yönetimin kendilerine yaklaşımını, baskının söz konusu olup olmadığını sorduğumda ilk konuştuğum genç sözü alıyor, ancak bir arkadaşı araya giriyor ve “Bununla konuşma, eski İslamcıdır bu” diyor, kahkaha kopuyor. Gülüşmeler dinince genç gülümseyerek cevap hakkını önce kendi hikayesini anlatmaktan yana kullanıyor: “Evet, eskiden Besic’lerdendim (Devrim Muhafızlarının, bir alt kolu, gönüllü milis örgütü) ve belimde copla gezerdim. Bir süre sonra etrafımda kimse kalmadı, arkadaşlarım benden çekiniyordu. Üniversiteye girdiğimde Marksist fikirlerle tanışınca benim için her şey tamamıyla değişti. Şu ana kadar defalarca gözaltına alındım. Hatta bir seferinde Twitter’dan Erdoğan-Ruhani-Hitler-Mussolini fotoğrafları yan yana paylaştığım için istihbarat tarafından telefonla arandım ve paylaşımı silmem gerektiği söylendi. Arandan da geçtiğimiz sene gösterilerde gözaltına alındıktan sonra çalıştığım gazeteden atıldım.” Baskılarla ilgili soruma kişisel bir yanıt aldıktan sonra eski gazetesini soruyorum, isim vermese de reformistlere yakın olduğunu aktarıyor. Söylediklerine göre pek çok arkadaşı göze batmamaya çalışarak reformist partilerin içinde siyaset yapıyormuş. Kendisi de zamanında katılmış ancak kısa bir süre sonra yöneticilerin araştırmaları sonucunda ihraç edilmiş. Ardından sendikaların da baskı konusunda benzer durumda olduğunu söylüyor. En örgütlü sendikaların öğretmenler ve otobüs şoförlerine ait olduğu bilgisini veriyor. Ancak bu sendikalarla birlikte neredeyse tüm işçi örgütleri yöneticilerinin düzenli olarak gözaltına alındığını belirtiyor.

‘ADALETSİZ BİR KENTİN YENİ ‘ESKİ’ FİKİRLERİ’

Geçtiğimiz yıl İran’daki gösterilerle birlikte en çok tartışılan konu, bu ayaklanmanın ABD ve İsrail gibi güçlerce ‘kullanılıp kullanılmayacağı’ idi. Bu nedenle kendilerinin o dönem bu konu hakkında neleri tartıştığını soruyorum, gençler bu yaklaşımı ‘kendilerini yok saymak’ olarak değerlendiriyor. İçlerinden biri “Aslında geniş bir halk ayaklanmasıydı, bazı kentlerde insanlar neredeyse yönetimi ele geçiriyordu. Ancak sorun zaten zayıf olan solun somut bir önderlik oluşturamamasıydı. Eylemlerden sonra Türkiye’deki Gezi ayaklanmasına dair kimi belgeseller izledik ve iki olay arasında pek çok benzerlik fark ettik. Dış güçlere gelince bizim için İran’ın ABD’ye İsrail’e karşı aldığı tutumda bir sorun yok. Örneğin Filistin politikasını destekliyoruz. Ancak bu her şeyi onayladığımız anlamına gelmiyor. Öyle olsaydı bunca baskıyla karşılaşmazdık.”

Ayaküstü soru yağmuruyla gençleri daha fazla sıkmak istemiyorum ve ilgileri için teşekkür edip yanlarından ayrılıyorum. Tahran zengin ile yoksul arasındaki uçurumun çok rahat görülebildiği bir yer. Eğer kente kuşbakışı bakarsanız tam ortasına çekeceğiniz çizginin kuzeyi ile güneyi arasındaki fark kendini gösterecektir. Evet, genel anlamda Tahran’da hatta İran’da komünist düşünce güçlü değil. Ancak işin ilginç tarafı tarihte İslam Devrimi’nin sola karşı saldırısı binlerce infazla sonuçlansa da ve ülkede ‘kızıl şeytan’ın etkisi unutulacak kadar geride kalsa da eşitsizliğin kokusunu soluyanlar bir şekilde çözümü Marksist düşüncede bulabiliyor. Tahranlı rapçi Hichkas (Hiç Kimse) kentteki adaletsizlikten bahsettiği bir şarkısında şöyle diyor:

“Burası Tahran, her şeyin olduğu bir şehir / Ruhunu ele geçirdiğini fark ettiğinde artık insan değil sadece çöpsündür / Herkes koyun gibi çalışan bir kurttur / Gözünü kulağını açacaksın / Burası Tahran, şakası yok / Ne çiçek ne de şeker var / Burası tükettiğin ya da tükendiğin bir orman / (…) / Sınıf savaşı acımasızdır / İnsanların ruhlarını mahveder (…)”