FarukEren-kapak

Faruk Eren, yası bile tutulamayan, acısı taze yılları yazdı: Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi

Sol Defter- Haber - 8 Mart 2019 - Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Candan Yıldız / T 24

“İçeriden çıktıktan sonra bir gün bıyık bıraktım. Babam “Erkek adamın bıyığı aşağı doğru sarkmaz,” diyor, bıyıklarımın ucunu düzeltmemi istiyordu. Ben faşist bıyığına benziyor, o yüzden düzeltmemi istiyor sanıyordum. Sonra annem anlattı, geceleri ben uyuduktan sonra babamın odama gelip sessizce ağladığını. “Ne kadar Hayri’ye benziyor,” diye… Ertesi gün bıyığımı kestim!

Gazeteci Faruk Eren, Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi’ni yazdı. Öldürülen arkadaşlarına “borcuydu’ yazmak. Yazması uzun sürdü. Yazdı, sildi, silindi, yeniden yazdı. Kitabını anlatırken dediği gibi “Hep teşekkür olacak değil ya; bir de kınama. Bu kitabı onbeş yılda üç kez bilgisayardan uçuran bana, otuz beş yıllık tembelliğime ne dense azdır.”

Eren’in ‘kayıp’ bir devrimin çocuğu, ‘kayıp’ bir devrimcinin küçük kardeşi olarak yazdığı ‘Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi’ İletişim Yayınları’ndan çıktı. Eren T24’ün sorularını yanıtladı.

– Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi’ndeki ‘kayıp’ vurgusu çoklu bir anlama sahip sanki?

Ursula K. Le Guin’in bir kitabı vardır: Mülksüzler. ‘Devrimi satın alamazsınız, devrim yapamazsınız, devrim olursunuz ancak’ diye bir bölümü var. Biraz ondan esinlendim. Abimi bir devrim olarak gördüm. O kuşağın ismi. Ve kayboldu o kuşak. Çoğu öldürüldü. Bir de tabii gözaltında kaybedilmesi ile ilgili ikisini birleştirerek böyle bir isim koydum.

– Kitabın giriş bölümünde, ‘gecikmiş bir kitap’ diyorsunuz. Neden bu kitap gecikti?

Aslında bunun birçok nedeni var. Birçok kez başladım ve yarıda kaldı. Üç kere bilgisayarım çöktü. Kitap çıktıktan sonra, ablam Facebook hesabında şöyle demiş: Kendisi için hiç de kolay olmayan bir işi başardı. Çok zor olduğunu biliyorum. Çok istemesine rağmen zaman zaman erteledi, kaçtı, bahaneler buldu. Ne kadar da kaçsak bu bizim gerçeğimiz.” Zor bir hikâye… Çünkü sadece abimi değil, ölen arkadaşlarımızı da anlatıyorum. Bitirmeye elim gitmedi yani. Ancak işte Cumhuriyet’ten atılınca yazabildik. O boşlukta bitirebildim kitabı.

– Ve bitti. Duygunuz?

Aslında bir tür rahatlama var. Artık benim değil kamunu malı olacak. Ne olacak kitap bilmiyorum. Nasıl bir ilgi görecek? Muhtemelen birtakım eksiklikler vardır veya yanlışlıklar. Düzeltirim sonra diye düşünüyorum. Açıkçası bir rahatlama var. Yük demeyeyim de, ama tarihe karşı bir borcumdu. Bu borcu yerine getirmiş hissediyorum kendimi.

– Anı kitapları biraz zordur. Çünkü subjektif süzgeçten geçiyor. Onu nasıl aşmaya çalıştınız?

Ne kadar aşmaya çalışırsanız çalışın subjektif bir kitap. Yani benim gözümden o süreci anlatıyorum. Ama hatalar olabilir, yanlış hatırladıklarım olabilir diye yaklaşık yirmi kişi ile konuştum. Röportajlar yaptım, notlar aldım, gazeteler taradım. Sizin de dediğiniz gibi, anı kitapları sonuçta subjektif olur doğası gereği. Bu da anı kitabından çok bir anlatı kitabı.  Subjektifliği ile ilgili hiç şüphem yok. Zaten benim ve ailemin duyguları var bu kitapta.  Duygular da subjektiftir.

– Kitapta geçmişle bugün arasında bağ kuran, yer yer ironik ve muzip bir dil var. Gecekonduları anlattığınız bölümde şöyle yazmışsınız: İşte o yıkımlardan birinde, sanırım sonuncusunda, olayı izleyenler galeyana geldi. Tepe’ye çıkıp gecekonduyu ihbar eden kişinin apartmanını taşlamaya başladılar. Tabii taşlar genellikle ev sahibinin oturduğu en üst kata değil, kiracıların oturduğu alt katlara geliyordu, daha sonra yaşayacağımız politik kavganın habercisi gibi…” Neden böyle bir dil?

Taş atıyor ama taşlar ev sahibine değil kiracıların evine gidiyor. Özellikle 1980 yılında sert politik kavgada bir hedef sapması zaman zaman olmuştu. Biraz oraya da gönderme yaparak böyle şeyler yapmaya çalıştım. Çok sert yaşanmışlıklardan, ölümlerden bahsediyorum. O sertliği yumuşatmak için böyle bir dil tercih ettim.

– Kitapta anlatılanlar gösteriyor ki berrak bir hafızanız var. Unutamamak mı?

Çok eskiden beri fil gibi hafızam olduğu söylenir. Gazetecilikte de bu açıkçası işime yaradı.  Bir de Hasköy ile bağımı hiç koparmadım. Sık sık gittim. Ben mahalleye gitmesem de oradan arkadaşlar ile buluşuyoruz, konuşuyoruz. Tabii acı bir tarih olduğu için her sohbetimiz mutlaka geçmişe dönüyor. Bu da hafızanın diri olmasına neden oluyor. Tabii bir de kayıp hikâyesi olması, yas tutamamak, acının taze olmasını sürdürüyor.

– Kitapta İstanbul’daki bir mahalleden yola çıkarak sosyal, siyasal, kültürel, etnik dönüşümü de okuyoruz. Bunu özellikle mi anlatmak istediniz?

Hasköy bir işçi mahallesiydi. Yani Haliç’in kenarları fabrikalarla doluydu ve Hasköy’de oturanlar o fabrikaların işçileriydi. Nasıl mekândı onu anlatmaya çalıştım. 70’li yıllar 12 Eylül darbesi ve 12 Eylül’ün o ideolojik saldırganlığıyla ‘80 öncesine mi dönmek istiyorsunuz’ diye lanetlendi. Oysa 70’li yıllar Türkiye tarihinde en büyük politik canlanmanın olduğu, kitlelerin politize olduğu, işçilerin politize olduğu yıllardı. Dağ, taş solcuydu yani. İşte o dönemi tanıtmaya çalıştım biraz. Tabii kayıp hikâyesini ve kayıp yakınlarının mücadelesini de anlatmaya çalıştım. Kronolojik bir kurgusu yok kitabın.

– Kitap nasıl bir köprü kuruyor bugünle ya da gelecekle?

12 Eylül’ün, sonraki sürecin, 70’li yılları lanetlemeye çalışması, hatta solun bir kısmının da ne yazık ki kendi tarihine saldırması; bunun böyle olmadığını, başka bir tarihin de olduğunu genç kuşaklara anlatmak gerektiğini düşündüm. Motivasyonlarımdan biri buydu. Kitabın taslağını 20’li yaşlarda politikayla hiçbir alakası olmayan bir gençle, 20’li yaşlarda politikayla ilgilenen bir gence okuttum. Politikayla hiç ilişkisi olmayan genç kitabı çok sevdiğini söyledi. Ama bazı yerleri anlamıyordu. Bazı örgüt isimleri geçiyor, onları bilmediğini söylüyordu. Onun için bol bol dipnot koyduk.

– Ağabeyine olan sevgin kitapta çok hissediliyor. ‘Doğru ifade ediyor muyum?’ kaygınız oldu mu hiç?

70’li yıllarda silahlı bir hareket militanıydı. Bunu anlatmak çok güçtür. Yani devlete sorsan ‘terörist’ der ki diyemez. Çünkü yargılamadı bile, mahkemeye bile çıkarılmadı. Yani böyle bir silahlı militanı anlatmak güç ama dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Sadece ağabeyim değil. Mesela bir bölüm var; Kubilay ve Enver’in öldürülmesini anlattığım -benim çok yakın arkadaşlarımdı- ve o ölümlerin tanığıydım ben. En çok zorlandığım bölüm o bölüm oldu. Kitapta ‘yazarken ağlıyorum’ diyorum. Şimdi bile okuduğumda, aklıma geldiğinde kötü oluyorum.

– Anneniz de Cumartesi Anneleri’nin parçasıydı. Fotoğrafları da var zaten kitapta. Nasıl karşıladı kitabınızı?

Hayır, göstermedim, sürpriz olacak. Bu hafta götüreceğiz bakalım. Tabii onun gözleri artık iyi görmüyor. Muhtemelen birimiz okuyacak; ki o ben olmam.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Faruk Eren /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.