kidem-tazminati

İşçi sınıfının talepleri ve mücadelesi iktidarın fon hesabını bozar – Ergün İşeri

Sol Defter- Haber - 23 Nisan 2019 - İşçi Gündemi / Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Kıdem tazminatı tarihteki bilinen ilk çıkışında (1896) işten ayrılma tazminatı olarak tanımlanmıştır. Ülkemizdeki yasalarda 1936’dan beri yer almasına rağmen açık bir tanımlama yapılmamış olması konuyu tartışmalı hale getirmiştir. Tartışmalarda iki temel görüş öne sürülmektedir:

  1. Yıpranma payı ödemesi, iş güvencesi tazminatı vb.
  2. İşverence sonradan ödenmek üzere tutulan ücretin ayrılmaz bir parçası. Ücret işin yapılmasından sonra ödenmesi gereken bir yükümlülük olduğu için bu tanım kabul edilmek istenmemektedir.

Tartışma daha çok iş güvencesi kapsamına hapsedilmeye çalışılmakta ve özellikle iktidarlar ile sermaye tarafından işsizlik sigortasının varlığı nedeniyle kıdem tazminatının kaldırılması talebine gerekçe yapılmaktadır.

Her ne kadar kabul edilmek istenmese de kıdem tazminatını ödenmemiş bir ücret, dolayısıyla ücret hakkı üzerinden değerlendirmek işçiler ve haliyle örgütleri olan sendikalar açısından daha gerçekçi ve ayakları yere basan bir zemin olabilir.

Kıdem tazminatı fonu nereden çıktı, ne öneriyor?

Kıdem tazminatı fonu konusu uzun sayılabilecek bir geçmişe sahiptir. Ancak tartışmanın hızlandığı dönem 2003 yılında yürürlüğe giren 4857 sayılı İş Kanunu ile olmuştur. Bu yasa ile bir fon kurulacağı ve buna ilişkin yasa yürürlüğe girinceye kadar eski sistemin devam edeceği belirlenmiştir.[1]

Ardından gelen dönemde iktidarlar konuyu taraflar arasında bir mutabakat ile çözümleme eğiliminde olmuşlardır. Üretilen bütün taslakların ortak noktaları;

  • Tazminatı alabilmenin koşullarını eski sisteme göre daha da zorlaştıran (en erken ve sınırlı bir miktarı için 15 yıl; ölüm, emeklilik, konut alımı vb. hallerde) bir hale getirmesi,
  • Ödenecek miktarın 30 günlük ücretten daha aşağıda, örneğin 15 günlük ücret tutarı gibi bir miktardan hesaplanması,
  • Fonun işverenlerden yapılacak bir kesinti ile oluşturulmasıdır.

Bu ortak noktaların ilk ikisi 1936’dan itibaren kıdem tazminatının evrimi dikkate alındığında neredeyse başa dönülmesinden de kötü bir sonuç yaratmaya adaydır.

İşveren cephesinde ise karşıtlık daha çok yeni bir kesinti yapılması ve fon nedeniyle işçinin işyerine bağlılığının kalmaması üzerinde odaklanmaktadır.

Teorik olarak her işveren, çalıştırdığı her işçi için kıdem tazminatı karşılığını ayırmak ve saklamak zorundadır. Böyle olmasına rağmen, işverenlerin mevcuttan daha düşük bir kesinti yapılmasına bile karşı çıkması dikkat çekicidir.

İkinci büyük endişeleri ise işçinin istediği anda çekip gitmesine olanak sağlanmasıdır. Birçok işçinin kıdem tazminatını yakma korkusuyla kötü koşullara katlanmak zorunda kaldığını çok iyi bilmektedirler. Bu avantajlarını yitirme korkusu işvereni fon konusunda karşıt hale getirmektedir.

Aslına bakılırsa bu durum iki ucu keskin bıçak gibidir, hem işçinin iş değiştirmesinin hem de işverenin işten çıkarmasının önü açıldığı için her iki taraf açısından da tehdit içermektedir.

Bugüne kadar fonun kurulamamasının nedeni işçi tarafının olduğu kadar işveren tarafının da çıkarlarına aykırı görülmesidir.

Kıdem tazminatı ve zorunlu BES neden isteniyor?

2003 yılından beri her kriz döneminde kıdem tazminatı fonu tartışması yeniden alevlendirilmektedir.

Son bir yıldır Türkiye yeni bir krizin içine girmiştir. İktidarın izlediği politikalar ülkeyi yüksek enflasyon, durgunluk ve yüksek işsizlik sarmalına sokmuştur. İktidar ve elindeki medya tekeli ile halka sorunun yurtdışı saldırılardan kaynaklandığı, geçici bir durum olduğu şeklinde anlatılma çabası bir noktaya kadar işe yarasa da artık etkisini yitirmeye başlamıştır. Bu yolla iktidarlarını koruma arzularını abartılı bir biçimde “beka sorunu” ile örtme girişimleri de istedikleri sonucu vermemiştir.

İktidarın merkezi ve yerel yönetim ağıyla büyük rantların ortaya çıktığı ve kimler arasında bölüşüldüğü tartışma konusu olmaya devam edecek inşaat ve enerji (ki bu da bir anlamda inşaat sayılabilir) alanında yoğunlaşması bir tercih olarak görülebilir.

Yüksek borçlanma gerektiren bu yatırımlar, yarattığı çevre sorunları dışında kaynak bulma sorununa da neden olmuştur. Dünya genelinde ucuz kaynak bulma olanağının azaldığı koşullarda iktidarın izlediği politikalar Türkiye’yi dünyada kredi riski en yüksek ülke haline getirmiştir.

Üretimi önemli oranda ithalata bağlı olan, yetersiz sermaye birikimi nedeniyle sürekli ve ucuz krediye ihtiyaç duyan sermaye için bu tam anlamıyla bir krizdir. Yurt dışından borçlanmak zorlaşınca geriye sadece iç kaynaklar kalmıştır.

İktidar tarafından açıklanan Yeni Ekonomi Programı ve son olarak bu programa ek olarak getirilen Yapısal Dönüşüm Adımları 2019 Programı ile bu iç kaynaklar zorunlu bireysel emeklilik kesintisi ve kıdem tazminatı fonu üzerinden işçi sınıfı olarak görülmektedir.

Kıdem tazminatı fonu ve bireysel emeklilik sisteminin zorunlu hale getirilmesinin temel nedeni Yapısal Dönüşüm Adımları 2019 Programı’na göre; şirketlerin çok daha kolay, ucuz ve uzun vadeli bir biçimde yeni yatırımlarını finanse edebilmelerini sağlamaktır.[2]

Yine program sigortacılığı, BES ve Kıdem Tazminatı sonrasında çok önemli bir finans kaynağı haline getirme isteği içinde olduğunu açıklamaktadır.

Kısaca tartışmanın yeniden gündeme alınmasının ne işçi hakkını korumak ne de emeklilere emekliliklerinde ek bir gelir sağlamak gibi iddialarla bir ilgisi bulunmamaktadır.

İşçiler ve sendikalar yeni bir hataya itiliyor

Gerek bireysel emeklilik veya tamamlayıcı emeklilik sigortası ile kıdem tazminatı fonu oluşturulması için öne sürülen gerekçeler tam anlamıyla işçi sınıfını yanılgıya sürüklemek için üretilmektedir. İktidar ve kendilerine büyük bir pazar yaratma hevesindeki sigorta şirketleri ortak bir söylem üzerinden propaganda yapmaktadır.

Emeklilerin emekliliklerini refah içinde sürdürmelerinin veya kıdem tazminatını herkesin almasının yolu işçi sınıfının üzerine yeni yükler getirmek veya ellerindeki hakları kısıtlamakla ilgisi yoktur.

İşçilerin yüzde 80’i kıdem tazminatından yararlanamıyor gibi gerekçelerle işçiler ve sendikalar ikna edilmeye çalışılmaktadır. Olası engelleri veya karşı çıkışları önlemek için iktidar en üst düzeyde hizaya çekme harekâtına başlamış durumdadır.[3]

Aynı argümanın iktidar, arka bahçe örgütleri, sigorta şirketleri ve bunların medyadaki ajanları tarafından gündeme getirilmesi boşuna değildir.

Özellikle yapılacak düzenleme ile mevcut işçilerin eski sistemde kalacağı, yenilerin ise yeni sisteme tabi olacağı gibi dar bir korumacılığın karşımıza çıkarılması hiç şaşırtıcı olmayacaktır. Ki buna yönelik eğilimler iktidarın etkisi altındaki örgütlerde mevcuttur.

Bu durumun bir benzeri emeklilik yaşının yükseltilmesi sürecinde ortaya çıkmış ve o zaman bu koşula teslim olan örgütler nedeniyle bugün Emeklilikte Yaşa Takılanlar gibi bir her gün büyüyen bir sorunumuz doğmuştur.

Eğer bugün çalışanlar sahip oldukları hakları sadece kendileri için koruyacak ve benden sonra tufan diye yapılanları görmezden geleceklerse, o zaman yarın kendi çocuklarına neyi bıraktıklarını iyi düşünmelidir.

Çözüm cebimizde değil, basit kural değişikliğindedir

İktidarın emekliler ve kıdem tazminatı konusunda çözümü doğrudan işçi sınıfının gelirine daha fazla el koymak üzerinde temellendirilmiştir.

Çözüm bizlerin cebine el atılmasıyla çözümlenemez. Bizlere gösterilen ve ikna etmeye çalıştıkları gerekçeler tam da bugünler de oldukça popüler olan ve Charles Darwin’e atfedilen Tavuk Toplum tanımına uymaktadır. Tavuk toplum, önüne atılan bir avuç yemi gagalarken, arkadan yumurtalarının alındığını farkına varmayanlar olarak tanımlanmaktadır.

Bugün bize gerek tamamlayıcı ve zorunlu bireysel emeklilik sistemi ve kıdem tazminatı fonu konusunda ileri sürülen gerekçelere inanılması ve buna göre pozisyon alınması tam da bizi tavuk toplum pozisyonuna itelemek girişimidir.

Sermayeye ucuz kredi olacak bir fon, fon sahipleri için yüksek getirili bir kazanç alanı olamaz.

Geçmişte yaşadığımız Zorunlu Tasarruf Fonu tam da bu nedenle bizler açısından felaket olmuştur. Ama iktidar ve iktidarın nimetlerinden yararlanan sermaye bu işten karlı çıkan tek kesimdir. Sonrasında birkaç lirayı alabildik diye nasıl da bizleri sevindirmişlerdi!…

Emekliler için daha iyi yaşam veya herkesin kıdem tazminatından faydalanmasını sağlayacak koşullar kısa ve birer yasa maddesi ile çözümlenecek sorunlardır.

Emekliler eğer geçim sorunu yaşıyorlarsa, gelirlerinin artırılması hükümetin elindedir. Bunun için işçiler ve memurlar daha fazla maliyet üstlenmek zorunda değildir. Emeklilik aylığının bağlanma sistemini ve aylık artış yöntemini değiştirmek hızla sorunu çözecektir.

İşçilerin hepsinin kıdem tazminatından yararlanması için fon kurmaya gerek yoktur. Bunun yerine mevcut yasalarda bir-iki madde ile durumu değiştirmek mümkündür.

İşçi sınıfının bu tartışmadaki talepleri ileriye dönük iyileştirmeler olmak zorundadır. Kıdem tazminatı üzerine bir tartışma ancak bu yönüyle işçi sınıfı için ilerletici olabilir. Bu çerçevede DİSK tarafından sunulan önermeler dikkate değerdir:

  • Kıdem tazminatının işten çıkarılan ve işten çıkan her işçiyi kapsaması,
  • Kıdem tazminatı tavanının kaldırılması,
  • En az 30 gün olmak koşuluyla toplu iş sözleşmesi ile tarafların özgürce belirlendiği süreler üzerinden hesaplanması,
  • Kıdem tazminatının güvence altına alınması, kayıt dışı başta olmak üzere yasa dışı uygulamaların ortadan kaldırılması,
  • İflas vb. gibi ödeme güçlüğü hallerinde ise mevcut düzenlemede yer alan Ücret Garanti Fonu ile kıdem tazminatının ödenmesi.[4]

Yukarıdaki önermelerin bir kısmı geçmişte uygulanmış ve deneyimle de olabileceği kanıtlanmıştır.

Elbette bu ve benzeri çözümleri, ancak gerçek anlamıyla sosyal hukuk devleti anlayışını benimseyen bir iktidar gerçekleştirebilir. Farklı bir ifade ile sorunlara işçi sınıfının yararları açısından bakabilen bir iktidar yapabilir. Bunun için de işçi sınıfının gerçekten kendi yararını düşünebilmeye başlaması gerekmektedir.

Bugünkü iktidar ise gerektiğinde zor kullanımıyla işçi sınıfına yeni yükler, yeni kısıtlama ve yasaklardan başka bir yolu aklına bile getirememektedir.

İşçi sınıfı, iktidarın ve sermayenin yalanlarına karşı herkese karşı uyanık olmak zorundadır. Özellikle de mevcut hakların korunması gibi sunulan tavizler karşılığında geleceğimizi satmaya hazır olanlara karşı uyanık olmalıdır.

Yeni bir zorunlu tasarruf fonu faciası ve emeklilikte yaşa takılanlar sorunu yaşamak istemiyorsak, geçmişte yaptığımız hataları tekrarlamamalıyız. Dün yapıldığı gibi bugüne olduğu kadar yarına da odaklanmalıyız. En azından bunu görüp söyleyenlerle, bizi aldatmaya çalışanları ayır edebilmeliyiz.

Geleceğimizi de koruyabilmek için kimlerle ve nasıl yürüyeceğimizi iyi seçmeliyiz.

1 Mayıs alanları, bu konuda sözümüzü en güçlü şekilde söyleyebileceğimiz önemli bir ilk adım olabilir.

Kıdem tazminatı kronolojisi

1896

Almanya’da 1896 yılında Zeiss fabrikalarında işyeri iç yönetmeliği ilkeleri biçiminde uygulanmaya başlanan kıdem tazminatı, o dönemde “işten ayrılma tazminatı” adıyla anılıyordu.

1936

Türkiye’de 3008 sayılı İş Kanunu’nun 13. maddesi “Bilumum işçiler hakkındaki fesihlerde, beş seneden fazla olan her bir tam iş senesi için ayrıca on beş günlük ücret tutarında tazminat dahi verilir” hükmüyle ilk düzenlemeyi getirdi.

1949

Yeni yürürlüğe giren İhtiyarlık Sigortası Kanunu’nun 40. maddesi ihtiyarlık sigortasından faydalanabilecek durumdayken işinden ayrılan veya çıkarılan sigortalı işçiler hakkında İş Kanunu’nun kıdem tazminatına ilişkin hükmünün uygulanmayacağını öngörüyordu.

1950

3008 sayılı İş Kanunu’nda yapılan değişikliklerle; beş yıllık çalışma süresi şartı üç yıla indirildi. Ayrıca işçinin askerlik görevi nedeniyle işten ayrılması; sendikaya üye olması ve temsilcilik görevini yerine getirmesi nedeniyle işten çıkarılması halinde tazminatına hak kazanmasına ilişkin düzenleme getirildi.

1952

İhtiyarlık Sigortası Kanunu’nun 40. maddesi yürürlükten kaldırıldı. Ancak bu da yeni koşullara bağlandı; emeklilik nedeniyle işten ayrılanların kıdem tazminatı 1 Nisan 1950 tarihinden önceki hizmet süreleri ile sınırlandırılıyordu.

1971

1475 sayılı İş Kanunu ile kıdem tazminatının hesaplanmasına ilişkin sürenin iş sözleşmeleri ve toplu iş sözleşmeleri ile artırılabilmesi kabul edildi. Bu şekilde önceki yasada yer alan 1950 yılından önceki hizmet sürelerinin esas alınması kuralı kaldırıldı.

1975

1475 sayılı Yasa’da yapılan değişiklikle kıdem tazminatına 1 yıl ve üzeri çalışması halinde hak kazanılmasını sağlandı; kıdem tazminatı 30 günlük ücret üzerinden hesaplanarak ve en fazla asgari ücretin 7,5 katı olarak ödenebilecekti. Anayasa Mahkemesi tarafından bu üst sınır iptal edilerek yürürlükten kaldırıldı.

1980

Askeri darbenin ilk ayında Anayasa Mahkemesi’nin kaldırdığı kıdem tazminatının hesabında asgari ücretin 7,5 katı sınırı yeniden getirildi. İhlal edenlere hapis ve para cezası öngörüldü.

1982

Darbe yönetimi, kıdem tazminatı üst sınırı kuralını değiştirdi. Kıdem tazminatı tavanı en yüksek devlet memurunun bir hizmet yılı için alacağı azami emeklilik ikramiyesi ile sınırlandırıldı. Bu şekilde kıdem tazminatı miktarı biraz daha azaltıldı.

2003

4857 sayılı İş Kanunu ile kıdem tazminatı düzenlemesi tümüyle değiştirildi. Yeni yasa ile kıdem tazminatı İş Kanunu içeriğinden çıkarıldı. Geçici 6. madde ile kıdem tazminatı için bir fon kurulacağı, kurulacak fona ilişkin yasa uygulamaya girinceye kadar 1475 sayılı İş Kanunu’nun 14. maddesi hükümlerinin devam edeceği öngörüldü. Bu konuda taraflar arasında ortak bir görüş oluşturulamadığı için fon tartışması sürmektedir.

Dipnot:

[1] http://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.4857.pdf

[2] https://www.hmb.gov.tr/haberler/hazine-ve-maliye-bakani-sayin-berat-albayrak-yeni-ekonomi-programi-yapisal-donusum-adimlari-2019-programinda-konustu

[3] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/pahali-satisi-onleyecegiz-41185171

[4] http://disk.org.tr/2017/07/calisma-bakanligina-kidem-tazminati-korunsun/

sendika.org

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) / kıdem tazminatı fonu /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.