baris-akademi-mahkeme

AYM’nin gerekçeli kararı, barış bildirisi ile ilgili suçlamaları çürüttü

Sol Defter- Haber - 30 Temmuz 2019 - Türkiye Solu / Ulusal Sorun

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

T 24’ten Gökçer Tahincioğlu’nun konuya ilişkin yazısını paylaşıyoruz…

Anayasa Mahkemesi (AYM), hendek operasyonları sürerken açıkladıkları “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı barış bildirisi nedeniyle cezalandırılan akademisyenlerden 9’unun başvurusu üzerine verdiği “hak ihlali” kararının gerekçesini açıkladı. Kararda, bildirinin açıkladığı günden bu yana tartışılan başlıklar tek tek açıklandı. PKK’lı Bese Hozat’ın talimatıyla bildirinin hazırlandığı iddiası için, “Bu tip bir açıklama hiçbir dosyada yok” denilen kararda, katliam, kıyım gibi ifadelerin ise yetkililerin dikkatini çekmek için yapıldığı savunmasına karşı konulan bir kanıtın da bulunmadığı kaydedildi. Subjektif ve soyut değerlendirmelerle ceza verilmesinin ifade özgürlüğü ihlali olduğunun anlatıldığı kararda, terör örgütünün değil devletin muhatap alınmasının da hukuki, meşru ve olağan olduğunun altı çizildi. Kararda, terör örgütünün yıkmak istediği demokratik toplumun ifade özgürlüğünün korunmasıyla mümkün olacağı da belirtildi.  Kararda, akademisyenlerin görüşlerini açıklamasının akademik özgürlüklerle bağına dikkat çekilerek, üniversitelerin varlığının bir nedeninin de bu tartışma alanını yaratmak olduğu belirtildi. Bu yorum, sadece akademisyenlerin cezalandırılmaları nedeniyle değil, başvurunun konusu olmayan, “ihraçlarla” ilgili de benzer bir karar çıkabileceği değerlendirmelerine yol açtı. Karara göre, ceza davalarında da mahkemelerin anayasa gereği “beraat” kararları vermeleri gerekiyor.

AYM, 9 akademisyenin başvurusu için “ihlal” kararı vermişti. Karar, 8’e karşı 8 oyla, başkan Zühtü Aslan’ın oyunun yasa gereği iki oy sayılmasıyla alınmıştı. Böylece cezası ertelenmediğinden bir süre cezaevinde yatan Füsun Üstel ile cezası ertelenen diğer akademisyenlerin beraatlerine karar verilmesi için yeniden yargılama yapılması ve tazminat ödenmesi kararlaştırılmıştı. Yüksek Mahkeme, bu kararının gerekçesini açıkladı ve tartışmalı birçok başlıkla ilgili detaylı analizler yaptı.

“Endişelerin bilincindeyiz”

Kararda, AYM’nin, 40 yıldır ülkenin bir kısmında OHAL ilanını gerektiren, can kayıplarına yol açan çatışmaların meydana geldiğini bölgedeki güvenlik durumunu ciddileştirecek söz ve eylemler konusundaki endişelerin bilincinde olduğu belirtildi.

“Tek yanlı ve abartılı”

Kararda, bildirinin, tek yanlı olduğu ve abartılı yorumlar içerdiği, güvenlik güçlerine karşı incitici ve saldırgan bazı ifadeler barındırdığının kabul edildiğini de vurgulandı.

“Paylaşmıyoruz ama ifade özgürlüğü”

Bildirinin toplumun büyük çoğunluğu için kabul edilemez nitelikte olduğunun anlatıldığı kararda devleti halka “katliam”, “kıyım” ve “işkence” yapmakla suçlayan bir açıklamaya katılmanın mümkün olmadığının altı çizildi. Ancak buna rağmen AYM’nin içeriğine katılmadığı sözlerin de ifade özgürlüğü kapsamında kalabileceği vurgulandı. Kararda, “Bir ifade ya da açıklamanın ifade özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığı değerlendirilirken söz konusu ifadelerin doğru ya da rahatsız edici olup olmadıkları belirleyici olmaz. Bu noktada kullanılan sözlerin doğru ya da kabule şayan olup olmadığının değil, terör örgütünün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek, övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir’ denildi.

Kararda, AYM’nin şu sonuçlara ulaştığı vurgulandı:

  • Bildirinin PKK terörünün övülmesi, terörizme destek gösterisi, şiddet kullanımına, silahlı direnişe ya da başkaldırıya doğrudan veya dolaylı teşvik olarak nitelendirilmesi mümkün görünmemektedir. Başka bir deyişle bildiride başkalarınca aynı suçların işlenmesi amacıyla terör örgütünün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerinin savunulduğu değerlendirilmemiştir.
  • Bir düşünce açıklamasının terörün veya terör örgütünün propagandası olduğu iddia edildiğinde değerlendirilecek en önemli unsur ifadelerin şiddete yol açma potansiyelinin bulunup bulunmadığıdır. Bildirinin devletin terörle mücadele faaliyetleri üzerinde kayda değer bir etkisi olduğu gösterilememiştir.
  • Bildiriyle hendek olaylarında güvenlik güçleri ile çatışmaya giren örgüt üyelerinin övüldüğü, terör örgütünün yüceltildiği, çatışmalara doğrudan katılan güvenlik gücü mensuplarına karşı özellikle bir nefret aşılandığı veya şiddete başvurmanın cesaretlendirildiği değerlendirilmemiştir.
  • Hazırlanmasında veya imzalanmasında güdülen diğer amaçlar ne olursa olsun ve hangi dil ve üslup kullanılırsa kullanılsın nihai olarak bildiride o tarihlerde sürmekte olan çatışmaların sona erdirilmesi talebinin baskın olduğu değerlendirilmiştir.
  • Dolayısıyla bildirinin örgütün başa çıkılması imkânsız bir güç olduğu ve amacına ulaşabileceği kanaatini toplum üzerinde oluşturmak, örgütün terör eylemlerine karşı olan kişi ve kuruluşları ortadan kaldırmak, sindirmek, halkın örgüte aktif desteğini sağlamak amacıyla ilan edildiği kanaatine ulaşılmamıştır.
  • Açıklanan bir düşüncenin salt ağır olması, yetkilileri sert biçimde eleştirmesi, keskin bir dil kullanılarak ifade edilmesi ve hatta tek taraflı, çelişkili ve subjektif olması şiddete tahrik ettiği, topluma, devlete ve demokratik siyasal düzene yönelik olarak bir tehlike ortaya çıkarttığı ve buna bağlı olarak kişileri kanunlara aykırı eylemler yapmaya teşvik ettiği anlamına gelmez.
  • En geniş siyasi özne olan devlete yönelik eleştirinin sınırlarının bireylere yöneltilen eleştirilere göre çok daha geniş olduğunda bir tereddüt olamaz. Yaklaşık on ay boyunca on bir şehirde terör örgütüne karşı yürütülen ve milyonlarca insanın hayatını etkileyen operasyonların kamuoyu tarafından takip edilmesi ve operasyonlar hakkında farklı değerlendirmeler yapılması normal karşılanmalıdır.
  • Başvurucuların imzaladığı bildirideki düşüncelerin toplumun büyük çoğunluğunun düşüncelerinden açıkça farklı olduğu ortadadır. Ancak tam da bu sebeple bu tür açıklamaların korunması noktasında daha hassas davranılması gerekir. Çünkü bu tür müdahaleler kamuoyunun ülkede meydana gelen son derece önemli olaylar hakkındaki farklı bakış açılarının -onların büyük çoğunluğu için bu bakış açısının kabul edilmesi ne kadar zor olursa olsun- öğrenme hakkına ağır bir sınırlama getirmektedir.
  • Bildirinin imzalanmasına neden olan operasyonları yürüten kamu gücüne karşı ağır eleştirilerde bulunulabileceğinin öngörülmesi ve demokratik çoğulculuk açısından bunlara daha fazla tahammül edilmesi gerekir. Yukarıdaki bilgiler dikkate alındığında başvurucuların mahkûmiyetlerinin zorunlu toplumsal bir ihtiyaca karşılık gelmediği sonucuna ulaşılmıştır.

“Ertelenmiş ceza da orantılı değil”

Kararda, ertelenmiş bile olsa ifade özgürlüğüne yönelik bir cezanın özgürlüğe müdahale anlamı taşıdığı vurgulanırken, bu tip cezaların çoğulcu toplumun sürdürülmesine engel oluşturacağı belirtildi. Cezanın, kamu yararına ilişkin konuların tartışılmasına ciddi engel oluşturacağı vurgulanarak, “Başvurucular hayatlarını düşünce açıklamaları ile sürdüren kişilerdir ve araştırmalar yapmak, konferans ve seminerlere katılmak, tartışmalarda söz söylemek, tezler ileri sürmek başvurucuların mesleklerinin bir parçasıdır. Dolayısıyla ifade özgürlüğü bilhassa akademisyenler için özel önem arz etmektedir. Ertelenmiş olsa bile cezalandırılmanın başvurucular üzerinde kesintiye uğratıcı bir etkisi olduğunu ve sonunda denetim süresini yeni bir mahkûmiyet almadan geçirse bile kişilerin bu etki altında ileride düşünce açıklamalarından imtina etme riski bulunduğunu kabul etmek gerekir. Netice itibarıyla başvurucuların cezalarının gelecekte infaz edilebilme olasılığının kendilerinde stres ve cezalandırılma endişesi doğurduğu kabul edilmelidir” denildi.

Kararda, zorunlu toplumsal ihtiyaca karşılık gelmeyen cezanın terör örgütü ve terörle mücadele kapsamında hedeflenen kamu düzeninin korunması amacıyla orantılı bulunamadığı vurgulandı.

Otosansür refleksi

Kararda, otosansür refleksine hizmet eden bir cezaya maruz kalınmasının kamu gücünü kullananların karar ve eylemlerini sorgulanamaz hale getireceği, ceza yerine eleştirileri etkili biçimde yanıtlamanın kamusal tartışmaya katkıda bulunacağı anımsatıldı. Kamu gücünü kullananların herkesten daha fazla güç ve imkana sahip olduğu belirtilerek, saçma ve ilgisiz gözükse de muhaliflerin haksız saldırı ve eleştirilerine yanıt imkanları bulunduğundan, ceza kovuşturması yoluna başvurulmaması gerektiği vurgulandı. Kararda, “Başvurucuların ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa’nın 26. Maddesinin ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir” denildi.

Gerekçeli kararda, başvurunun görüşüldüğü tarih itibarıyla imzacı 2200 akademisyenden 785’i hakkında terör örgütü propagandası yapma suçundan ceza davası açıldığı ve bir bölümünün sonuçlandığı anımsatıldı. Yargıtay içtihatları, Av Konseyi Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi ve AİHM kararlarının sıralandığı kararda, AYM’nin somut olayda, başvurucuların söz konusu bildiriyi desteklemelerinin terör suçlarının işlenmesinin teşvik edilmesi olarak kabul edilip edilmeyeceği sorununu çözmesi gerektiği kaydedildi.

“Benzerlik propaganda anlamına gelmez”

Terörizmi, terörü ve şiddeti meşrulaştıran, öven ya da teşvik eden sözlerin ifade özgürlüğü kapsamında görülemeyeceğinin kaydedildiği kararda, bu unsurları barındırmayan ancak terör örgütünün ideolojisiyle benzerlik gösteren görüşlerin propaganda anlamına gelmeyeceği belirtildi.

Propagandanın soyut tehlike suçu olarak kabul edilmesinin başta ifade özgürlüğü olmak üzere anayasal haklar üzerinde baskı oluşturabileceğinin belirtildiği kararda, propaganda faaliyetinin cezalandırılabilmesi için olayın somut koşullarında belirli oranda tehlikeye neden olduğunun gösterilmesi uygun olacağı kaydedildi.

Hendek olaylarının anlatıldığı kararda, devlete, “katliam” ve “uyguladığı bilinçli sürgün” politikasından vazgeçme çağrısı yapılması başta olmak üzere bildirideki talepler sıralandı.

Bese Hozat açıklaması yok

Kararda, mahkemelerin genelikle mahkumiyet kararlarını, PKK terör örgütünün bir üst düzey yetkilisinin bildirinin yayımlanmasından yaklaşık iki ay önce Aydın ve demokratik çevreler öz yönetimlere sahip çıksın” şeklinde çağrı yapmasına dayandırdıkları ifade edildi.  Mahkemelerin söz konusu çağrının talimat mahiyetinde olduğunu, bu açıklamanın akabinde de yargılamaya konu edilen bildirinin yayımlandığını kabul ettikleri anımsatıldı.

Kararda, buna karşılık mahkemelerin bu konuda varsayımı aşan bir delil gösteremediği, savcılıkların da bununla ilgili bir metni dosyaya koymadığı, mahkemelerin ayrıca bir araştırmaya girmediği vurgulandı. Kararda, PKK’lı Bese Hozat kast edilerek, isim verilmeden, bahsi geçen üst düzey PKK’lının iddianamede ileri sürülen tarihten bir hafta önce yaptığı açıklama anımsatıldı. Bu açıklamada, Kürtler’e ayaklanma çağrısı yapıldığı, “Aydın ve demokratik çevreler öz yönetimlere sahip çıksın” biçiminde bir ifadenin ise yer almadığı kaydedildi. Kararda, “başvurucuların imzaladığı bildiride, hangi kelimeler ve üslup tercih edilmiş olursa olsun, çatışmaların sona ermesi ve temel hak ve hürriyetlere saygı gösterilmesi, çözüm sürecine geri dönülmesi, şiddetin durdurulması, diyalog ve çatışmasızlık ortamının oluşturulması çağrısı yapılmıştır” denilerek, bunun açıklamalarla ilgisi olmadığı vurgulandı.

“Anlaşılır değil”

Propaganda suçuna kanıt gösterilen PKK talimatıyla ilgili dosyada kanıt bulunması gerektiği ifade edilerek, “Bildiriye imza atanların çok sayıda mahkemede yargılandıkları düşünüldüğünde mahkemelerden hiçbirinin bu yönde bir araştırmaya ve değerlendirmeye gitmemiş olması anlaşılır değildir” denildi.

“Varsayımla olmaz”

Varsayımla verilen bir cezanın ise ifade özgürlüğü üzerinde ağır baskı oluşturacağı vurgulandı.

“Sadece devlete yapılması meşru”

Mahkemelerin, bildiride sadece devlete çağrı yapılmasını da ceza nedeni saydığına dikkat çekilen kararda, bunun örgütü korumak anlamına geldiği kabulüne karşılık, “Mahkemelerin bu kanaatine karşın, tümüyle hukuk alanının dışında hareket eden, amacı korku salmak olan ve toplumu yıldırmaya dönük her türlü eylemi yapmaktan çekinmeyen silahlı ve tehlikeli bir örgütün muhatap alınmamasına veya değerlendirmelerde şu veya bu sebeple gözardı edilmesine hukuksal bir sonuç bağlanmasının kabul edilmeyeceğinin altı çizilmelidir” denildi.

Kişilerin hukuken meşru kişilerle, gayrimeşru kişileri aynı düzeyde tutmamaları nedeniyle cezalandırılmasının kamusal tartışmayı tümüyle ortadan kaldıracağı, bunun da ifade özgürlüğüne müdahale gerekçesi oluşturamayacağı belirtildi.

Kanıt sunulmadı

Akademisyenlerin tek amaçlarının “dikkat çekmek ve barışı sağlamak” olduğu savunmalarına yer verilen kararda, “Ceza mahkemelerinin yalnızca zan ve varsayımlarla mahkûmiyet kararları vermesi düşünülemez. Anılan kararlarda, bildirinin yazarları ve imzacıları tarafından açıklanan amacın geçerli

olmadığını gösterecek somut bir delil ortaya konulamamıştır” ifadeleri kullanıldı.

“Katliam ve kıyım denilebilir”

Bildirinin kamu yararına ilişkin sorunlara dair olduğu konusunda tereddüt bulunmadığının anlatıldığı kararda, mahkemelerin bildirideki “yıkım”, “katliam”, “işkence”, “sürgün”, “kasıtlı ve planlı kıyım” gibi ifadelerin kullanılmış olmasını eleştirmesine dikkat çekildi. Kararda, şöyle devam edildi:

“Bildirinin dilinin sert, suçlayıcı ve kamu otoriteleri açısından rahatsız edici olduğu açıktır. Fakat ifade özgürlüğünün sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız ya da ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerli olduğu yinelenmelidir. İfade özgürlüğünün bir dereceye kadar abartıya ve hatta kışkırtmaya izin verecek şekilde geniş yorumlanması gerektiği kabul edilmelidir. Zikredilen kavramları kullanmalarının bildiriyi kaleme alanların açıkça polemik çıkarmaya ve şiddetli tepkiler yaratmaya yönelik üsluplarının bir parçası olduğu anlaşılmaktadır. Eleştirel bir düşünce açıklamasında öfke dilinin kullanılmasının muhatabı sarsma amacı da vardır. Nitekim başvurucular uzunca bir süre devam eden şiddet sarmalının sona erdirilmesi için seslerini duyurmaya çalıştıklarını, yetkililerin dikkatini çekmeyi amaçladıklarını, bu nedenle de şoke edici ve rahatsızlık verici ifadeleri tercih ettiklerini belirtmişlerdir.”

“Temel ilkeler korunarak mücadele edilir”

AYM’nin genel görüşüne göre, bazı görüş ve ifadeler kamu gücünü kullanan organlar nazarında kabul edilemez görülse bile demokratik bir toplumda kurulu düzene, politikalara ve uygulamalara karşı çıkan veya kamu gücünü kullanan organların eylemlerini eleştiren, onları kabul edilemez bulan fikirler serbestçe açıklanması gerektiğinin anlatıldığı kararda, “terörle etkin mücadele, terörizmin yıkmak istediği demokratik hukuk devletinin temel ilkelerini koruyarak yapılabilir. Bu kapsamda, ne kadar ağır olursa olsun, devletin terörle mücadele politikalarını eleştiren görüş ve düşüncelerden dolayı kişilere yaptırım uygulanmamalıdır” denildi.

Kararda, maddeler halinde sıralanarak, kamu gücünü kullananların eleştiri sınırlarının bireylere göre daha geniş olması, farklı araçlarla bunlara yanıt verme imkanı varken, ceza soruşturmasına başvurulmaması gerektiği anlatıldı. Kararda, sert dil kullansa da kişileri doğrudan hedef almayan bildirinin toplumsal tartışmaya yönelik ifadeler barındırdığı, Türkiye’yi küçük düşürme amacı taşıdığı gerekçesiyle yapılan müdahalenin de meşru olmayacağı anlatıldı.

Barış talebi

Kararda, bildirinin yetkililere çatışmaların sona erdirilmesi çağrısını içerdiği, resmi görevlilerinin eleştirilere daha hoşgörülü yaklaşması zorunluluğu bulunduğu kaydedildi.

Akademik özgürlük

Kararda, bildirinin belli ölçüde akademik özgürlüklerle de bir bağlantısının bulunduğu kabul edilmesi gerektiği anlatılarak, “Akademisyenlerin kanaatlerini kamuoyuyla paylaşmasının ifade özgürlüğünün bir parçası olduğunda kuşku yoktur. Üniversitelerin amacı bilimsel araştırma yapmak, bilimsel araştırmalarla toplumsal gelişmeye katkı sağlamak ve nitelikli insan gücü yetiştirmektir. Bu amaçları gerçekleştirmek yalnızca bilim üretmekle ve düşünmeyi ve bilim üretmeyi özendirmekle mümkün değildir. Bunlara ilave olarak düşünce açıklanmasının desteklenmesi de şarttır. Dolayısıyla akademisyenlerin açıkladıkları görüşler kendi araştırma, mesleki uzmanlık ve yeterlilik alanlarına ilişkin olmasa, tartışmalı olsa veya rağbet görmese dahi ifade özgürlüğünün sıkı koruması altında kalmaktadır. Dolayısıyla uzmanlık alanı dışında olsa dahi akademisyenlerin herhangi bir vatandaş gibi en kritik ve hassas politik meselelerde en güçlü görüşlere bile karşı çıkabilmesi diğer kişilerin görüşlerine göre daha etkili olabilir ve bu sebeple de bir toplum ve ülke için hayati derecede önemlidir. Son derece tartışmalı ve kamusal önemi yüksek meselelere ilişkin düşünce açıklamaları söz konusu olduğunda ifade özgürlüğünün demokratik bir toplum için yaşamsal olduğu ve demokrasinin temel değerlerini teşkil ettiği akıldan çıkarılmamalıdır. Demokrasinin temeli, sorunları açık bir tartışmayla çözebilme gücüne dayanmaktadır. Terör ve şiddeti teşvik ile nefret söylemi dışında ifade özgürlüğünün kullanımına yönelik müdahaleler demokrasiye zarar vermekte ve onu tehlikeye atmaktadır” denildi.

Kararda, terör mağdurlarının acılarının görmezden gelinemeyeceği ancak bildirinin bu boyutunun olmadığı ifade edildi. AYM’nin Yargıtay ve AİHM kararlarını da görmezden gelemeyeceğinin belirtildiği kararda, mahkemelerinin hiçbirinin kararında bildirinin hangi surette terör örgütünün şiddet ve tehdit yöntemlerini meşru gösterdiğine veya övdüğüne ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik ettiğine dair bir değerlendirme yapılmadığı vurgulandı.

Karşı oy gerekçesi: Devlete sadakat yükümlülüğü

Kararda, Başkan Zühtü Aslan, Başkanvekilleri Engin Yıldırım, Tahsin Gökcan ile üyeler Recep Kömürcü, Celal Mümtaz Akıncı, Burhan Üstün, Emin Kuz, Yusuf Şevki Hakyemez’in imzası yer aldı.

Serdar ÖZGÜLDÜR, Burhan ÜSTÜN, Muammer TOPAL, Kadir ÖZKAYA, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yıldız SEFERİNOĞLU ve Selahaddin MENTEŞ ise karşı oy kullandı. Buna rağmen kararda sadece karşı oy kullanan 4 üyenin, Özgüldür, Üstün, Topal ve Güleç’in imza attıkları karşı oy yazısı yer aldı. Diğer üyeler karşı oy yazısı kaleme almadı.

Karşı oy yazısında, bildirinin ülkenin içinde bulunduğu koşullarla değerlendirilmesi gerektiği belirtilerek, “mahkûmiyet kararlarının terörle mücadele kapsamında kamu düzeninin korunmasına yönelik önlemler çerçevesinde meşru bir amaç taşıdığı, terörizme teşvik boyutunun bulunduğu, bildirideki ifadelerin terör propagandası şeklinde değerlendirilmesinin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olduğu ve zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşıladığı vurgulandı.

Karşı oy yazısında, akademisyenlerin ifade özgürlüğünün sınırları konusunda, devletin bölünmez bütünlüğü çerçevesi anımsatıldı. Bölünmez bütünlük aleyhinde faaliyette bulunma serbestliğinin olmadığının anlatıldığı karşı oyda, öğretim üyelerinin devlete sadakat yükümlülüklerinin altı çizildi. Öğretim üyeleri için “Milletin ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği” aleyhinde “bilimsel araştırma ve yayında” bulunma yasağı öngören fnayasa düzenlemesinin, aynı konuda “ifade hürriyeti” serbestliği tanıdığının söylenemeyeceği kaydedildi. Karşı oyda, “Devlete sadakat ilkesiyle bağdaşmayacak sıfat ve isnatların ise esasen ifade hürriyeti ile karşılanması mümkün değildir. Yeri gelmişken işaret etmek gerekir ki genel olarak çalışanların ve kamu görevlilerinin işverenlerine ve Devlete olan sadakat borçlarının ihlal edildiği durumlarda, AİHM ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleleri gerekli ve orantılı bulmaktadır” denildi.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Barış İçin Akademisyen Girişimi /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.