12-eylul

12 Eylül darbesinde sermaye – Yalçın Yusufoğlu

Sol Defter- Haber - 12 Eylül 2019 - Teorik Tartışmalar / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Aşağıda okuyacağınız makale, yakın zaman önce kaybettiğimiz Yalçın Yusufoğlu’na ait. 12 Eylül’ün sermaye açısından kıymetini ele alan bu yazı, Sol Defter’de 12 Nisan 2012’de yayınlanmıştı…

Tahsin Şahinkaya ve Kenan Evren aleyhine açılan davanın başlaması vesilesiyle AKP yöneticileri ve muhipleri 12 Eylül’le hesaplaşıldığını ileri sürdüler. İşine geldiğinde “yargı bağımsızdır, biz yargıya karışmayız” diyen Erdoğan “12 Eylülcüleri yargılayamazsınız diyordunuz, bakın yargılıyoruz” edasıyla en büyük payeyi kendisine verdi.

TV kanallarında yapılan programlarda 12 Eylül darbesi tamamen sınıf dışı tanıtıldı, sanki toplumdaki sosyal sınıflardan soyut bir askeri darbe olmuştu, sanki 12 Eylül rejiminin uygulamaları hiçbir sosyal sınıfın lehine, hiçbir sosyal sınıfın aleyhine değildi.

Sanki bir grup maceracı ve muhteris general darbe yapmak için komplo kurmuşlar, sağ-sol çatışması yaratarak toplumda psikolojik ortamı hazırlamışlardı.

Sanki darbe Beyaz Saray’dan ve hazırlıkları yapan CIA denilen kuruluştan münezzehti.

12 Eylül’le hesaplaşıldığını ileri sürenler AKP’nin seçim barajları başta olmak üzere o rejimin çıkardığı 600’ü aşkın kanunla hükümet ettiğini görmezden geldiler.

“SAĞ-SOL ÇATIŞMASI YOK, FAŞİST SALDIRILAR VAR”DI

Bu slogan 12 Eylül öncesinde istisnasız bütün Sol’un ortak görüşünü yansıtmaktaydı. O kadar bölünmüş, parçalı bir yapı içinde Sol’un hemen hemen tek müşterek sloganıydı.

Durum böyle olduğu halde şimdi öyle bir hava yaratılıyor ki, sanki 5 general Sağı da, Sol’u da silahlandırarak birbirine kırdırmışlar, toplumda “ordu artık müdahale etsin” duygusu uyandırmışlardı.

Bu iddia külliyen uydurmadır ve yakıştırmadır. 12 Eylül darbesinin selefi generallerin başındaki Gen. Kur. Bşk. Tağmaç yaptıkları askeri müdahalenin nedenini nasıl açıklamıştı, hatırlayalım? “Sosyal uyanış, toplumsal gelişmeyi aşmıştı” demişti.

İşte o sosyal uyanış 1973-1980 arasında kat be kat artmıştı. O kadar geniş çaplı bir toplumsal mücadeleyi birkaç bin tabancaya bağlamak eğer cahillik değilse, en azından samimiyetsizliktir.

Uygulanan tertip yeni de değildi: ABD’nin gizli mihrakları Güney Amerika ve Güneydoğu Asya ülkelerinde yapmışlardı. Gelişen toplumsal muhalefetin kitlesel karakterini yıldırmak için faşist sokak hareketleri yaratmak, politik çeteleri o muhalefetin militan kesimleri üzerine salarak onları meşru savunmaya itmek, sonra da “aşırı uçlar memleketi felakete sürüklüyor” diyerek askeri darbe planları yapmak ilk kez Türkiye’de uygulanmıyordu.

Siz mesela Ankara’da Sol’un ve Alevi topluluğun ağırlıkta olduğu Tuzluçayır Mahallesine komşu Abidinpaşa ve Akdere’ye yerleşip sürekli saldırı düzenlerseniz, aynı uygulamayı Etlik’ten Piyangotepe’ye karşı yapıp örneğin kahvehane tarayarak 7 kişiyi öldürürseniz, o mahallelerde yaşayanların yapacağı iki şey vardır: İnsanlar ya saldırılara boyun eğecek ve mahallesini terk edip, başka semte taşınacaklardır (ki, bu kolay değildir) ya da saldıran politik çeteleri caydırmak için kendisi de silahlanacaktır.

“Silahlanmak” dediysek, yanlış anlaşılmasın, bu sadece ağız alışkanlığı bir deyiştir, bir mahallenin sakinlerinin can güvenliğim için oturanların tabanca edinmelerine silahlanmak denilemez. Tabanca denilen ateşli alet küçük namlulu, menzili kısa, etkisi sınırlı bireysel bir silahtır. Tabanca kitlesel bir çatışma aracı değildir.

1975 Şubat başında Elazığ’daki TÖB-DER mitingine yapılan saldırıdan sonra Alevi mahallelerine bu tür tacizler yapıldı ve Alevi olsun ya da olmasın solcuların çoğu kenti terk etti, böylece Sol’un güçlü olduğu bir kent sağın kalesi haline geldi. Aynı durum sonraki yıllarda K. Maraş, Malatya ve Sivas’ta da yaşandı. Sadece Çorum faşistlere karşı direnebildi.

12 Eylul’den önce Sağ-Sol çatışması yaratıldı diyenler K. Maraş, Malatya, Sivas ve Çorum olaylarını da öyle mi görüyorlar? Orada iki politik grubun çatışması yoktu, Sağ’ın saldırısı vardı. 1 Mayıs 1977 katliamını da mı Sağ-sol çatışmasıydı? Mart 1978’de Beyazıt’ta polis himayesinde ülkücülerin 7 genci öldürmesi mi öyleydi ? (Himaye eden polis memuru şimdi Emniyetin önemli müdürlerinden oldu.) Ağustos 1978’de Balgat’ta bir kahvehanede Abdullah Çatlı ve arkadaşları tarafından 5 kişinin öldürülmesi mi, Ekim 1978’de Ankara Bahçelievler’de gene Çatlı’nın yönettiği bir saldırıda TİP’li 7 gencin boğazlanması mı, hangisi sağ-sol çatışmasıydı?

Kanlı tertiplerin merkezi Özel Harp Dairesiydi. “Kontrgerilla” deyip, bugün de “Ergenekon” adını verip somut merci göstermemek, o makamın icra-ı faaliyette bulunmasına ses çıkarmamak demektir. Ergenekon üzerine o kadar söz ediliyor, siz hiçbir hükümet yetkilisinin, her hangi bir AKP yöneticisinin “Özel Harp Dairesi” lafını ağzına aldığını duydunuz mu?

Faşist sokak hareketleri toplumda çok gürültü koparan ve toplumda güvensizlik duygusu ve güvenlik ihtiyacı yaratan olaylardır. Ama güvenliği sağlamakla görevli olan kanuni Emniyet güçleri kanunsuzluk yapıp saldırganları korurlarsa tabii ki saldırılar tırmanarak yükselir. Bilmem kaç kez Başbakan olmuş Süleyman Demirel, Milliyetçi Cephe hükümetlerinin başbakanı olarak ne demişti, hatırlayınız? “Bana milliyetçiler adam öldürüyor dedirtemezsiniz” demişti.

86 BİN İŞÇİ GREVDEYDİ

Türkiye’de askeri bir diktatörlüğü getirmek isteyen uluslar arası güçlerin bölge ve dünya üzerindeki planlarının, gerginliğin tırmanmasının darbedeki payını bir an için bir yana bırakalım ve darbeyi bir iç olay kabul edelim. Böyle yaptığımızda ilk olarak toplumda sınıfların ve sınıf mücadelelerin durumunu ve güç dengelerini anımsamak gerekecektir.

1979 ve 1980 yılları Türkiye tarihinin en hareketli, en aktif işçi mücadelelerinin yaşadığı yıllardı. 1980’de milyonu aşkın işçi adına sendikalar toplu iş sözleşmesi için görüşmeler yapıyordu ya da görüşmelere hazırlanıyordu.

12 Eylül’ü Yargılama Platformu adına yakınlarda yapılan bir açıklamada darbe yapıldığında 440 işyerinde 86 bin işçi grevdeydi ve yılın ilk 8 ayında 77 işyerinde 122.000 işçinin grevi ertelenmişti. Fakat o zamanki yasalarda hükümetin grev erteleme ya da yasaklama hakkı sınırlıydı, nitekim askeri cuntanın sermaye sınıfına yaptığı en önemli hizmet o grevleri sona erdirip bir takım subayların nezaretinde kurulmuş kurullarda toplu sözleşmeleri işveren lehine zorla bağıtlamak olmadı, esas olarak uzun vadede grev hakkını kısıtlamak, işçinin elinden bu en önemli silahı almak oldu.

Bugün 12 Eylül’le hesaplaştığını, Kenan Evren’i yargıladığını söyleyen AKP Kenan Evren’in buyurduğu o yasa ve mevzuatla sermayenin işçi üzerindeki zorunun hamisidir. Bani Kenan Evren, hami Tayyip Erdoğan’dır.

Eğer bu etmenleri yok sayarsanız 12 Eylül’ü AKP muhiplerinin yaptığı gibi “Sağ-Sol çatışması vardı” uyutmacasına bağlarsınız.

Nitekim darbeden bir yıldan daha az zaman önce Turgut Özal isimli şahsı Dünya Bankası’ndan getirtip, Başbakanlık Müsteşarı olarak ekonominin direksiyonuna oturtursunuz. Özal kimdi? İTÜ mezunu bir elektrik mühendisliğinden başka bir diploması, her hangi bir akademik titri olmayan bir alaylı iktisatçıydı. Akbank Koordinatörlüğü ve Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası (MESS) yöneticiliği yapmış, oradan Dünya Bankası’na gitmiş ve o kurum tarafından böyle günlere hazırlanmış birisiydi. Yaptığı her şey Dünya Bankası ile IMF’in direktiflerini uygulamaktı. Özal’ın ilk işi “24 Ocak Kararları” adıyla anılacak olan ekonomik programı darben 9 ay önce uygulamaya koymak ve bir ay geçmeden dosyaları alıp Genel Kurmay’a giderek kararların içeriğini izah etmek oldu. Asker karar metnini okuyarak da neler yapılacağını öğrenebilirdi. Ama Başbakanlık Müsteşarının asıl amacı “Bu program
bu rejimle uygulanamaz, TSK darbe yapmadan “İstikrar Programı” hedefine ulaşamaz demekti. Yani Başbakanın müsteşarı “benim başbakanımı ve hükümetini devirin, seçilmiş parlamentoyu feshedin, mevcut Anayasayı da ilga edin” diyordu.

Onlar da öyle yaptılar. Üstelik de bunları söyleyen şahsı gayrı meşru hükümetlerine ekonomiden tam yetkili başbakan yardımcısı atadılar.

Böylece Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Genel Başkanı Halit Narin “Bugüne kadar bizim anamız ağlıyordu, bundan sonra işçilerinki ağlasın” diyecek, Türkiye’nin en büyük holdinginin başındaki Vehbi Koç darbeden üç hafta sonra Kenan Evren’e mektup yazıp şükranlarını ve meth-ü-senalarını takdim edecek, bugünün iki güçlü adamından Fethullah Gülen çıkardığı dergide iki ay üst üste askeri selamlayacaktı.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: 12 Eylül / 12 Eylül askeri darbesi /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.