can-safak-birgun

Çalışma yaşamında otoriterleşme tartışmaları-1: Hızlı ve cesur sendikalar lazım – Can Şafak

Sol Defter- Haber - 1 Ağustos 2020 - İşçi Gündemi

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Çalışma yaşamında otoriterleşme tartışmaları-1: Hızlı ve cesur sendikalar lazım

Evden çalışan beyaz yakalıların evlerine konan kameralar, MÜSİAD’ın izole üretim üsleri, MESS’in geliştirdiği temas takip cihazı ve son olarak Dardanel’de ‘kapalı devre çalışma sistemi’ adı altında tüm işçilerin gece yurtlarda kalıp gündüz çalışmaya zorlanması… Covid-19 salgınıyla birlikte işçilerin bedeni, özel alanı ve zamanına yönelik müdahalelerin arttığı görülüyor. Patronlar, toplama kamplarını andıran uygulamalarla üretimin hiçbir şekilde kesintiye uğramamasını garanti altına almaya çalışıyor. Siyasi iktidarın da destek verdiği bu yaklaşımda işçilerin payına düşense çoğunlukla ‘ölümüne’ çalışmak oluyor.

Aslında “Covid-19 sonrası çalışma yaşamı otoriterleşiyor mu?” sorusu yalnızca Türkiye’deki emek hareketinin gündeminde değil. Dünyada da George Orwell’ın kitabına atıfla “Covid-19, Covid-1984 mü olacak?” sorusu sıklıkla soruluyor. Temas takip sistemleri gibi işçilerin üzerindeki denetimi artıran ve haklarını hiçe sayan uygulamalar yaygınlaşıyor.

Sonuç olarak Covid-19 sonrası karşımıza çıkan bu ‘yeni normal’de emekçileri neler bekliyor? Emekçiler, bu baskıcı çalışma rejimi denemelerine karşı kendilerini nasıl koruyacak? Sendikalar nasıl bir mücadele hattı izlemeli? Hem Türkiye’deki hem de dünyadaki gelişmeler ışığında tüm bu soruları emek hareketinden temsilcilerle konuştuk.

İşte yanıtlar…

***

Rıfat Kırcı –  BirGün

Birleşik Metal-İş Sendikası Toplu Sözleşme Uzmanı Can Şafak ile çalışma yaşamında Covid-19 sonrası görülen otoriterleşme eğilimlerini; işçilerin bedeni, özel alanı ve zamanına yönelik müdahaleleri, bu müdahaleler karşısında sendikal hareketin nasıl bir mücadele hattı izlemesi gerektiğini konuştuk.

İDEOLOJİLERİNİ MESS BELİRLİYOR

MÜSİAD’ın izole üretim üsleri, MESS’in elektronik kelepçesi ve son olarak Dardanel’de yaşananlar, çalışma yaşamında otoriterleşme tartışmalarını yeniden gündeme getirdi. Sermayenin işçi bedeni, hayatı üzerindeki tahakkümü artıyor mu?

Elbette meseleye bir sınıf gözlüğüyle bakmak gerekiyor. Öteden beri zaten temelde olan bir çelişkinin son yıllarda, özellikle son birkaç yıl içinde siyasi iktidarın da bu yöndeki tutumuyla daha da derinleştiğini görüyoruz. Dardanel de bunun örneği. Tabii Dardanel insan hakları açısından da son derece sorunlu. Ayrıca oradaki uygulama, Türkiye’deki mevcut yasalara da aykırı. Nazi kamplarını hatırlatan bir uygulamaya gidiliyor. İşçi sağlığı asla gözetilmiyor. Covid temaslısı işçilerle hasta olmayanların bir arada bulunduğunu öğreniyoruz.

Bu fikir de Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası’ndan (MESS) çıkmış olsa gerek. Öteden beri MESS, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun (TİSK) yönetim kurulu başkanlığını yapıyor. MESS kurulduğundan beri ideolojik sendikacılık yapıyor. İşveren açısından siyasi hedef güden, sınıf hareketine set çekmeye ve onu manipüle etmeye yönlendiren bir işveren sendikası. TİSK içerisinde de 70’lerin başlarından beri sermayenin politikalarını belirleyen bir sendika.

Son zamanlarda işçilere elektronik kelepçe takmak, telefonlarına denetim programı indirmek gibi birtakım uygulamalar gündemde. Bunu öneren MESS. Bunu masum, işçinin sağlığı için yapılan bir uygulama gibi lanse ettiler; ama tabii arka planında işçinin her hareketinin denetime tabi tutulması, işçinin cezalandırılması ve zapturapt altına alınması var.

MÜSİAD’ın da izole edilmiş iş birimleri planına gelirsek… Burada da üretimi önceleyen, üretimin aksamaması adına işçileri toplu halde belirli bir alanda yaşamaya zorlayan bir uygulama söz konusu. Bu işçi haklarına, insan haklarına uygun değil.

ASIL NEDEN EKONOMİK ÇÖKÜŞ

Tüm bu uygulamaların gündeme getirilmesinin altında yatan neden nedir sizce?

Tüm bunların asıl nedeninin ekonomik çöküş olduğunu düşünüyorum. Çökmekte olan ülke ekonomisi siyasi iktidarı zorluyor, köşeye sıkıştırıyor ve hem siyasi iktidar hem de sermaye, buna karşı mümkün olan her uygulamaya yöneliyor. Bu nedenle iktidarın ve sermayenin insan haklarına karşı, işçi aleyhine uygulamalara yöneldiği bir süreçten geçiyoruz.

Bütün bunların temelinde ideolojik bir vizyon var. Yasa filan da tanımıyorlar. Önüne gelen her siyasi kurum yasalara açıkça aykırılık taşıyan işlemler yapabiliyor. Bunun kovuşturulabileceği bağımsız bir yargı da yok. Danıştay kararları uygulanmıyor. Siyasi bir muhalefet de yok. Ana muhalefet partisi ücretsiz izin uygulamasını bir yıl daha uzatan yasa için “Bu yapılan yasaya aykırıdır ama evet oyu vereceğiz” diyorsa, o ülkede muhalefetten söz etmek çok inandırıcı değil.

Böyle pervasız bir süreç devam edip duruyor. Sermaye de bu sürece ayak uydurmuş. İşçi çıkarmak yasak sözde; ancak işçi çıkarmalar devam ediyor, sendikalı oldukları için işten çıkartılan işçilerin haberlerini sosyal medya ve birkaç muhalif medyadan görüyoruz. Biz sendikal hareketin içindeyiz, görüyoruz. İktidar kendi koyduğu yasaklara da uymuyor. Eskiden hukuk devleti ve kanun devleti diye ayrımlar olurdu. Türkiye hukuk devleti değil, kanun devleti diye eleştiriler olurdu. Artık kanun devleti de değil Türkiye, bir polis devleti gibi hareket ediyor. Bunun temelleri tabii ki bir ideolojik misyon, bakış olmakla birlikte, bunu derinleştiren ve ivedileştiren etken ekonomik çöküş ve kriz.

calisma-yasaminda-otoriterlesme-tartismalari-1-hizli-ve-cesur-sendikalar-lazim-763313-1.

İŞ CİNAYETLERİ ARTABİLİR

İşçi üzerinde artan bu baskının, otoriterleşme eğilimlerinin işçi sağlığı ve iş güvenliği (İSİG) açısından etkileri nasıl olur?

Son derece negatif etkileri olacaktır. Bunu yaşayarak görüyoruz. Pandemi sürecinde bunu net bir şekilde gördük. Burada sevgili Hasan Oğuz’u anmak istiyorum. Genç bir inşaat işçisiydi. İşçilerin dip dibe, hijyenik olmayan koşullarda, ağır şartlarda çalıştırılması sonucu Hasan Oğuz’u kaybettik. Hasan Oğuz gibi emek, sendika, sol hareket açısından önemli ve etkili işler yapabilecek genç bir insanı bu yüzden kaybettik.

Pek çok işyerinde gerekli tedbirlerin alınmadığını görüyoruz. Bir de bu tip uygulamalara gidildiğinde işçileri baskı altına alan bir sermaye, fabrikalarda İSİG açısından son derece olumsuz şartları hazırlıyor. Ölümler artabilir, iş kazaları artabilir.

İşverenler, esnek çalışma açısından salgını bir fırsat gibi gördü. Belirli süreli hizmet akdiyle işçi çalıştırmanın yolunu açmaya çalışıyorlar. Bunun da kapsamının genişletilmesiyle işçilerin kıdem ve ihbar tazminatı haklarını doğrudan doğruya yok edecekler. Bununla birlikte telafi çalışmaları, denkleştirme çalıştırmaları gibi, işçi çalışmalarının bütünüyle işverenin iş temposuna göre ayarlandığı ve bunun karşılığında da maddi bir külfete girmediği uygulamalara yöneliyorlar.

SENDİKALAR DENETLESİN

İşçi aleyhine işleyen bu sürecin karşısında kim duracak?

Tabii ki akla ilk gelen sendikalar. Türkiye’de sendika hareketi çok zayıf. Yani sendikalaşma oranına baktığımızda yüzde olarak tek haneli rakamlardan bahsediyoruz. Sendikalaşan işçiler arasında da çok büyük bir kesim sınıftan, sınıf bilincinden kopuk. Geleneksel Türk-İş sendikacılığı, yani tabana dayanmadan işlerini siyasi manevralarla, hükümetlerle iyi geçinmekle yürütmeye çalışan bir sendika hareketi var. Böyle baktığımızda hakikaten Türkiye’de bu sürece karşı duracak sendika hareketi göremiyoruz ne yazık ki. Çok küçük örnekler var.

Özellikle DİSK’e bağlı sendikaların bu süreçteki bir takım faaliyetlerine baktığımızda, sendikalı olmanın işçi açısından ne kadar önemli olduğunu da görmüş oluyoruz. Pek çok işyerinde üretimin durdurulması gibi, işçilerin zarar görmesinin önlenmesine yönelik uygulamalara gitti bazı sendikalar. Örneğin Birleşik Metal-İş Sendikası çok ciddi çalışmalar yapıyor. Türkiye’de ilk defa toplu iş sözleşmelerine de madde koyarak, İSİG konusunda sendikanın işyerinde denetim yapabileceğini kabul ettirdi işverenlere. Bunu biz pek çok sözleşmeye soktuk ve uygulamaya geçirdik. Bu bütün işkollarında, bütün işyerlerinde mümkün olduğunca genişletilmesi gereken bir uygulama. İşçinin kendi sağlığı açısından doğrudan doğruya kendi örgütlü müdahalesini getiren bir uygulama. Bu tür uygulamaların genelleştirilmesi lazım. İşçi sendikalarının işyerlerinde varlığının hissedilmesi lazım.

BU MODEL ÇOK HANTAL

Sendikalar neden bu sürece karşı etkili bir mücadele ortaya koyamıyor?

Nicel olarak işçinin çok küçük bir kesimini temsil ediyor sendikalar. Taşeron sistemine müdahale edemiyorlar, kayıt dışı ekonomiye giremiyorlar. Birçok işkolunda sendikalar sadece çekirdek iş gücünü temsil ediyor. Oturmuş işkollarında sendika var ama yan sanayide yok. Bu tabii ki sendikaların örgütlenme anlayışından da kaynaklanıyor. Sendikaların örgütlenme anlayışı, var olan işkolu üzerine dayanıyor. “Aynı işkolunda çalışan herkesi aynı çatı altında birleştirelim ve sendikacılık yapalım.” Bu model son derece hantal. Bürokratik bir işleyiş var, hızlı hareket edemiyorsun, hâlbuki taşeron işyerlerinde aşağıdan başlayan seri ve radikal bir sendika mücadelesine ihtiyaç var. Geçmişte İsmet Demir’in ya da Necmettin Giritlioğlu’nun yaptığı gibi. Güçlü ve doğrudan işçiye dayanan, doğrudan demokrasiye en yakın sendika modellerine ihtiyaç var bu alanlarda.

Hantal yapılarla başarı elde edilemiyor. İşçiyi örgütlüyorsun, işveren işten atıyor. 2 sene sonra yetki alıyorsun ama fabrikada işçi kalmamış. Bu model, değişen, taşeronlaşan, âdemi merkeziyetçi hale gelen sanayi yapısına uygun bir model değil. Burada hayatın içinden çıkan, yeni, belki daha küçük ama daha hızlı, daha hareketli, daha gözünü budaktan esirgemeyen bir sendikacılık gerekiyor. Ama sendikalarda bürokrasi oldukça güçlenmiş. Bunu değiştirmek istemiyorlar.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: çalışma yaşamı / Covid 19 /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.