işçi

İşçi sınıfı toplumun ezici çoğunluğudur – Hadas Thier

Sol Defter- Haber - 22 Eylül 2020 - İşçi Gündemi / Teorik Tartışmalar

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

İşçi sınıfı, siyahı, beyazı, yerlisi ve göçmeniyle, çeşitli deneyimler boyunca ve sayısız baskıyla yüzleşerek, kolektif bir biçimde, azınlık için kâr yaratmak üzere sömürülen bir halk sınıfını oluşturur. Sınıfın nasıl işlediğini ve sınıf konumlarının hangi temelde belirlendiğini anlamak toplumumuzdaki iktidar ve sömürü yapısını anlamaya yardımcı olur.

Kapitalizmde var oldukları haliyle sınıfların çok temel bir tanımı şu öncülle başlar: işçiler çalışma yeteneğini [emek gücünü; -ç.n.] satmak zorundadır, kapitalistler bunu satın alır ve emek gücümüze hükmederler. Düzenin, emeğin bir başkası için kâr üretmek üzere çalıştığı bir düzen olduğunu anlamadan patronun da işçinin de sınıfını anlayamazsınız.

Sınıf, bir diğer deyişle, sömürü ilişkisidir.

Sınıf yalnızca sayılardan ibaret değildir

Sınıfın bu şekilde toplumsal bir ilişki olarak anlamlandırılması ana akım analizlerde hiç yer almaz. Sınıf tartışılsa bile, zenginlik ve sosyal tabakalaşma olarak ele alınır.

Gelir seviyeleri, eğitim, yaşam tarzları ve tüketim kalıpları, insanları, saçaklarda bazı zengin ve fakirlerin yer aldığı, çoğunluğu orta sınıf olan bir toplumu sınıflandırmak için kullanılır. Elbette, çoğu anlatımda, çoğumuz orta sınıfızdır ve işçi sınıfı diye bir şey zaten yoktur.

Bu “gerçek” bize en az her 2 ila 4 yılda bir politikacılar “mücadele eden orta sınıf”a başvurduğunda, ki görünüşe göre bu bütün “iyi Amerikalılar”ı kapsayan veya eski başkan Bill Clinton’ın deyimiyle “çok çalışan ve kurallara göre oynayan” insanlardan oluşan bir kategori, hatırlatılıyor. Bernie Sanders’ın seçim kampanyası tam da bu yüzden dikkate değerdi çünkü “işçi sınıfı” ifadesini kullanıyordu.

Sınıfların servet miktarına göre belirlendiği tanımlamanın, 2011 Occupy Wall Street hareketlerinde popülerleşen daha ilerici bir versiyonu var. Eylemciler, milli servetin yaklaşık üçte birine sahip olan ülkenin %1’lik ekonomik elitini, 2008 finansal çöküşünün ve peşinden gelen büyük resesyonun sorumlusu olarak suçladığında “Biz yüzde 99’uz” sloganı tıpkı bir orman yaygını gibi hemen yayıldı. Her ne kadar bu analiz neredeyse hepimizin orta sınıf olduğunu varsayan analize göre azımsanmayacak bir sıçrama olsa da, hala sınıfsal konumlanmada servet miktarının belirleyici olduğunu varsayıyor.

Sınıfın ve zenginliğin elbette birbiriyle ilgisi var ancak aynı şey değiller. New York’ta tren kondüktörlüğü gibi istikrarlı ve iyi maaşlı bir iş yılda 70.000 $ kazandırabilirken, Bronx’taki dükkân sahibi daha az kazanıyor olabilir. Ancak ilki çalışma saatlerini ve çalışma koşullarını kontrol edemeyen bir işçiyken, ikincisi yalnızca kendi ve diğerlerinin (sayıca az da olsa) sömürüsünden sorumlu olan bir küçük işletme sahibidir.

Bir kişinin maaş çekindeki rakam her şeyi açıklayamaz. Açıklayamaz, örneğin tren kondüktöründen daha az maaş alan bir Starbucks şube müdürü, dükkandaki herkesi kovma yetkisine sahiptir. O halde, zenginliğin, resmin yalnızca bir parçası olduğunu ve sınıfsal eşitsizliğin kökenini açıklamaktan çok sınıfsal eşitsizliğin belirtisi olduğunu görebiliriz. Aslında güç, çalışma şartları üzerindeki kontrol ve finansal karar alma sömürünün temelidir.

Ekonomi profesörü ve “The Working Class Majority” kitabının yazarı Michael Zweig bunu şöyle açıklamıştı: “Yalnızca gelire ve yaşam tarzına bakarak, sınıfın kökenlerini değil sonuçlarını görürüz. Sahip olduklarımızda nasıl farklı olduğumuzu görürüz ancak sahip olduklarımızı yapma sürecinde nasıl ilişkili ve bağlantılı olduğumuzu, farklı yaptığımızı görmeyiz.”

Marksist yorum, bir kişinin toplumdaki konumunun nicelikle ölçülmediğini; emekle, emeğin ürettikleriyle ve üretim araçlarıyla olan ilişkisiyle belirlendiğini vurgular. İşyerleri üzerinde ekonomik kontrolü elinde bulunduran, siyasal iktidara sahip olan, başkalarının çalışma şartlarını dikte ettiren veya üretime yatırılabilecek sermayeye sahip olan, kapitalist sınıfın parçasıdır. Ücret için çalışma yeteneğini satmak zorunda olan ve yaşamsal ihtiyaçlarını kendi kendine üretemeyenler işçi sınıfının parçasıdır.

Sınıfı zenginlik veya yoksulluk belirlemez

Bu yalnızca maddi malların üretiminde çalıştırılan işçileri kapsamaz. Öğretmenler ve hemşireler de hizmet üretmek için emeğini satmak zorundadır ve işçi sınıfının parçasıdır.

Marx’ın tartıştığı gibi: “… Eğer maddi üretimin dışından bir örnek verecek olursak, okul müdürü üretken bir işçidir, öğrencilerin başlarını pataklamaya ek olarak okul sahibini daha da zengin etmek için de çalışıp durur. Okul sahibinin sermayesini sosis fabrikası yerine öğretim fabrikasına yatırmış olması bu ilişkiyi değiştirmez.Marx ve Engels, bu bağlamda, “proleter mülksüzdür” yazmışlardı. “Proleterler” işçiler için kullanılan bir başka kelimeydi ve özel mülk, televizyon veya laptop gibi kişisel eşyaları değil; binalar, makineler, yazılım, donanım, araçlar ve kapitalistlerin sahip olduğu diğer şeyler yani üretim araçları anlamına geliyordu.

Marx işçilerin kelimenin tam anlamıyla hiçbir şeye sahip olmadığını söylemiyordu, gerçi bu artık yaygın ve giderek daha da gerçek oluyor. Geçimimiz için üretim ve yeniden üretim araçlarına sahip olmadığımızı ve kapitalist sömürünün insafına kaldığımızı kastediyordu. Bir inşaat firmasının kürekleri, matkapları, dozerleri var ve bu sayede işçileri sömürüp kar edebiliyorlar. Benim de bir küreğim var, çiçek ve domates yetiştirmek için kullanabilirim.

Tarihçi Geoffrey de Ste. Croix şu şekilde ifade ediyor:

“Sınıf, sömürü gerçeğinin kolektif toplumsal ifadesidir, sömürünün toplumsal yapıda somutlaştığı biçimidir… Sınıf özünde bir ilişkidir, tıpkı Marx’ın diğer temel konseptlerinden biri olan sermaye gibi, özel olarak onun tarafından tanımlanmıştır… bir “ilişki” olarak, “üretimin toplumsal ilişkisi” ve benzeri. Ve bir sınıf (belirli bir sınıf), her şeyden önce (öncelikle kontrol derecesi açısından) üretim şartlarıyla (yani üretim araçları ve emekle) ve diğer sınıflarla olan ilişkilerine bağlı olarak, tüm bu toplumsal üretim düzenindeki konumuyla tanımlanan insan topluluğudur.

Bu tanımı kullanarak zenginliğin veya yoksulluğun sınıfı belirlemediğini görürüz. Daha ziyade, sınıfın görünümleridir.

Böylece, patronlar israflarının derecesiyle tanımlanmazlar. Aynı zamanda, toplumun fakirleri, işsizlik veya yoksulluktan toplumun dışında duran bir “alt sınıf”ı temsil etmez. Yoksulluk, işçi sınıfının deneyiminin ayrılmaz bir parçasıdır ve –mevcut kriz tarafından vahşice kanıtlandığı gibi- işsizlik çoğu işçi için bir taş atımı uzaklıktadır.

Pandemiden önce bile, ABD nüfusunun neredeyse yarısı bir maaş çekini almadığında faturalarını ödeyemiyor ve her dört kişiden biri maddi olarak karşılayamadıkları için sağlık hizmeti almaktan vazgeçiyordu. Nüfusun çeyreği düşük ücretli olarak tanımlanan işlerde çalışıyordu. Bu kasvetli resme on milyonlarca insanın sırtındaki öğrenci kredi borçlarını ve yükselen hayat pahalılığını ekleyin. Yoksulluğun Amerikan toplumunun kumaşına nasıl içkin olduğu çok açık. Şimdi 30 milyon işsiz ve gelecek aylarda evsiz kalma ihtimali olan 40 milyon insanla beraber, çalışmak ile fukaralık arasındaki vahşi ince çizgi bundan daha açık olamazdı.

Kapitalizm her zaman bir miktar işsizliğin olmasına ihtiyaç duyar, Marx’ın tabiriyle “yedek işçi ordusu”na. Patronlar bu yedek işçi ordusuna, her zaman sizin işinizde çalışmak isteyen başka birini bulabilmek için, güvenir ve bu sayede ücretli işgücünü işverenin koyduğu şartlara koşulsuz uyması için disipline edebilir.

Yüksek işsizlik oranları, ekonomideki darboğaza girmenin acımasız bir özelliğidir ama “iyi zamanlar” da dahi işsizlik milyonlarca insan için ızdırap dolu bir gerçektir. Ekonomistlerin “tam istihdam” olarak kabul ettiği şey aslında %5 civarı işsizliktir. Yeni makinelerin tanıtılması, demografik ve göçe bağlı olarak işgücünün büyümesi, ekonomik yapıdaki düzenli değişimler (neyin üretilip üretilmeyeceği, nerede üretileceği) en “iyi” zamanlarda bile işsizliğin artmasını sağlayabilir.

ABD bir orta sınıf ülkesi değildir

Toplumun bu şekilde kavranması, ABD’nin “orta sınıf ülkesi” olarak resmedildiği popüler versiyondan çok daha farklı bir tablo ortaya koymaktadır.

Muhakkak orta sınıf vardır. Yalnızca televizyon ekranlarındaki gösterişli alternatif evrende yaşamıyorlar. Orta sınıf, toplumun işçi sınıfıyla egemen sınıf arasında duran katmanıdır. Küçük işletme sahiplerini, orta düzey yöneticileri, müdürleri ve sistem içerisinde makul bir özerkliğe sahip profesyonel meslekleri (doktorlar ve avukatlar gibi) içerir.

Genelde sömürünün gündelik yüzü olurlar. Çalışırken müdürünü her gün görürsün. Sizi maaşınıza zam yaparak ödüllendirebilir veya geciktiğiniz için azarlayabilir. Ancak bu işten kar eden CEO ile nadiren karşılaşırsınız.

Yine de bu orta sınıf genelde varsayılana göre çok daha küçüktür. Geleneksel olarak “profesyonel” addedilenler hızla işçi sınıfına itiliyor (proleterleşiyor), bilgisayar programcıları sıradan kod yazarları haline geliyor, devasa dava yükleri olan sosyal hizmet görevlileri günlerini form doldurarak geçiriyor ve akademik profesörlük işleri giderek yerini yardımcı pozisyonlara bırakıyor.

Pek çok orta sınıf meslek sınıflandırmaları içinde de elit özel üniversitelerdeki profesörlerin şartlarıyla kamu üniversitelerindekilerin şartları veya özel muayenehanesi olan doktorlarla acil servis çalışanları karşılaştırıldığında, işyerinde çok farklı seviyelerde kontrol oluyor.

Marx ve Engels “Burjuvazi, o güne değin el üstünde tutulup baştacı edilmiş ne kadar meslek varsa, hepsinin kutsal halesini yolup atmış, hekimi, hukukçuyu, rahibi, şairi, bilim adamını kendisinin ücretli işçisi yapmıştır” yazmıştı.

Michael Zweig ve emek muhabiri Kim Moody, ABD işgücünün yaklaşık %63’ünü oluşturduğunu tahmin ediyor. (BLS verileriyle yaptığım hesaplarıma göre %63 çok çekingen bir tahmin olarak kalıyor) Kurumsal elitler %2 ve arada orta sınıf %35 yer tutuyor.

Ayrıca, işgücü içinde sayılmayan geniş topluluğu (çalışmayan aile üyeleri, yaşlılar, engelli oldukları için kalıcı olarak işsiz olanlar vs.) da hesaba katarsak, işçi sınıfını yansıtan rakamlar daha da yüksek olacaktır. Moody’nin tartıştığı gibi: “Eğer çalışmakta olan işçi sınıfı işgücünün üçte ikisinden biraz daha azını oluşturuyorsa sınıf olarak nüfusun dörtte üçünü yani ezici çoğunluğu oluşturuyor demektir. Öğretmenler, hemşireler ve diğer profesyoneller işçi sınıfı içine itildikçe çoğunluk daha da artıracaktır.”

Bu daha geniş bir noktanın altını çizer: Sınıflar akışkandır ve sınıflar arasında birçok gri bölge bulunur. Bu sayılar yalnızca artan kutuplaşmayla doğru trendin genişlediğini vurgulayan genel bir rehber sunuyor.

Marx ve Engels’in 150 yıl önce (işçi sınıfının dünya nüfusu içinde açıkça azınlık olduğu bir zamanda) Komünist Manifesto’da yazdıkları gibi: “Bütün bir toplum, her geçen gün, iki büyük düşman kampa, birbiriyle doğrudan doğruya karşı karşıya gelen iki sınıfa bölünmektedir: Burjuvazi ve proletarya”

Son olarak, bir kişinin sınıfsal aidiyeti, fikrin kendisine inanmasıyla veya sınıf çıkarlarıyla özdeşleşmesiyle bağlı değildir. Demokratlar kurtarmaya çalıştıkları orta sınıftan olduğunuzu söylese de Donald Trump “unutulmuş orta sınıf” için vergi indirimleri yapacağına söz verse de, ve onlara inansanız dahi, sabah kalkıp işe gitmek zorunda olup olmamanızla bunların çok az ilgisi var. Başkasının ne yapılacağına dair talimatlarını takip edip eve yetersiz bir maaş çekiyle döneceksiniz.

Bu nedenle, sınıfsal konum, ideolojiden çok maddi gerçeklikle belirlenir.

Sınıf bilinci harlamak

Aynı zamanda, işçi sınıfının yapısı sınıf bilincinin gelişimine katkıda bulunur. Bu anlamda, bilinci ve eylemi temelinde işçi sınıfının ikincil bir tanımını yapabiliriz.

Bu satırlar boyunca, işçi sınıfını “kendinde sınıf”: üretim araçlarıyla kurulan ortak ilişkiyle tanımlanan ve “kendi için sınıf”: kendi çıkarları için aktif olarak örgütlenmiş, olarak ikiye ayırıyor. Ste. Croix’in açıklamasıyla:

“Belirli bir sınıfı oluşturan bireyler, sınıf olarak kimliklerinin ve ortak çıkarlarının tamamen veya kısmen bilincinde olabilirler veya olmayabilirler ve aynı şekilde diğer sınıfın mensuplarına karşı bir düşmanlık hissedebilir veya hissetmeyebilirler. Sınıf çatışması, sınıflar arasındaki başlıca ilişkidir, sömürüyü ve buna karşı direnişi içerir ancak ortak sınıf bilincini veya politik yahut başka türlü kolektif eylemliliği içermesi gerekmez. Bu özellikler genelde bir sınıf belli bir gelişmişlik aşamasına ulaştığında ve Marx’ın (Hegelyen bir deyimle) ifade ettiği gibi “kendi için sınıf” olduğunda meydana gelir.

Kendi için sınıf örgütlü olandır. Bir yandan, paylaşılan sınıf konumu bizi birbirimize bağlayan ve birleştiren nesnel koşulları yaratır. Diğer yandan, nesnel imkanlardan öznel ilerlemeye gideceksek, sınıf içindeki bölünmeler ve ırk, cinsiyet ve işçiler arasındaki diğer baskı türleriyle yüzleşilmesi gerekmektedir.

Dayanışma siyasetinin işlenmesini ve kendinde sınıftan kendi için sınıfın yüzeye çıkmasını sağlamak için sosyalistler ve diğer işçi sınıfı militanları kritik bir rol oynayabilir.

A People’s Guide to Capitalism’den alıntı (Haymarket Yayınları, Ağustos 2020)

[Jacobin’deki İngilizce orijinalinden Furkan Bircan tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: işçi sınıfı /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.