susma-bitsin-uykulariniz-kacsin-me-too

Biraz da sizin uykularınız kaçsın ve kaçacak – Bilge Güler ve Deniz Bayram

Sol Defter- Haber - 12 Aralık 2020 - Kadın Hareketi

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail
Bir sicilinin olduğunu en iyi bilen, o sicili yaratan failin kendisidir. Bilmiyordum demesin. Bu fail, failliğin kelime anlamını ya da hukuktaki karşılığını bilmediğine, faili olduğu eylemin belgesizliğine ve delilsizliğine, o esnada çok sarhoş oluşuna ya da zaman aşımına bel bağlasa da, hatta içten içe (ya da açıkça) işlediği suça maruz kalan kadının -birçok örnekte birden fazla kadının- konuşma cesareti gösteremeyeceği, kadınlar konuşsa da inanılırlıklarının sorgulanacağı ihtimaline güvense de, bu gerçekle er ya da geç yüzleşmek durumunda kalıyor, kalabilir, kalacak ve uykularınız kaçacak. Biz bir değişimin başladığına inanıyoruz; kadınların konuşma cesareti ve birbirine sahip çıkması > erkeklerin şaibeli itibarı.

Farklı kültür alanlarının köşe başlarında oturan sizlerin, yani siz “bazı nüfuzlu, muteber erkeklerin” bugünlerde (özellikle de son iki gündür) uykularınızın kaçtığından, yüreğiniz ağzınızda Twitter’da dönüp dolaşıp kendi isminizi arattığınızdan neredeyse eminiz.

Kadınların, kendilerine veya başka bir kadına haksızlık yapan erkekleri ifşasında yalnız bırakmamak, bu kadınların haksızlığa karşı çıkardığı sesi sahiplenmek gibi bir sorumluluğumuz var. Hukuk sisteminin asla kadınlardan yana olmadığı, kapalı alanda gerçekleşen sinsice işlenen suçlar ve haksızlıklar için delil arandığı, özellikle kadınların zaten eşit olmak için gerekli siyasi koşulların olmadığı bir ülkede gerçekten birbirimiz için bu sorumluluğu almayacağız da ne yapacağız?

İtibarlı alanlara erkeklerin kadınlardan daha kolay erişimi, daha güçlü kabul edilebilirliği var. Çalışma hayatı, akademi, sivil toplum kuruluşları, politik örgütlenmeler, toplumsal hareketler, kültür sanat dünyası ilk aklımıza gelen, bir çırpıda sayabildiklerimiz.

İş yaşamındaki veriler, sivil toplum araştırmaları, edebiyat, kültür sanat alanında cinsiyet verileri, erkeklerin sayıca fazla olması, köşe başlarını tutması, itibarlı erkeklerle itibarlı kadınlar arasındaki bir karşılaştırma yapıldığında itibarlılık katsayısının bile eşitsiz olması, bildiğimiz konular olduğu girizgahı ile bu yazıya başlıyoruz. Zira bunun ispatı değil bu yazının konusu.

Bu yazı daha çok kadınlara haksızlık yapan ve haksızlıkların yapıldığı sistemleri kontrol eden, ele geçiren erkeklerin uykularını kaçırmak için hayati derecede ihtiyacımız olan bir duygu ve eylem hakkında konuşmak; biri ‘cesaret’, diğeri ‘kararlı olmak’. Cesaret ve kararlılık için de karşımızdakileri tanımak.

Şimdi olaylar silsilesine biraz karakter prototipleri üzerinden yaklaşmak istiyoruz;

Ali Lidar: Kraldan çok kralcı prototipi Ali Lidar’ın temsil ettiği bu karakteri, bu hikayede giriş, gelişme ve sonuç kısmında görüyoruz.

Giriş: Hasan Ali Toptaş’a koşulsuz destek verecek ve ifşa eden kadınları suçlayacak, kadınlarla dalga geçecek.

Gelişme: “Kendi üslubumca eleştirmiştim, konu yargıya intikal ettiği için tweetimi sildim.” diyecek.

Sonuç: İşler sarpa sarınca, kadınlardan samimiyetle özür dileyecek. (Samimiyetle özür meselesine aşağıda değineceğiz.)

Hasan Ali Toptaş’ın ifşası sonrası, Twitter’da, önce birtakım erkekler, yazar Aslı Tohumcu’yu ve diğer ifşa eden kadınları sorguya çekti, kendilerine inanmadı. Hasan Ali Toptaş özür metni yayınlayana kadar geçen süre içinde erkeklerin konuya dair inanmama tweet’lerini görüyoruz. Çok iyi tanıdığımız karakterlere biraz yakından bakalım.

Ali Lidar, Hasan Ali Toptaş’tan önce, ifşa edilen tacizi sorguluyor (kendi ifadesine göre kendi üslubunca eleştiriyor). Buna gerekçe olarak da, yapılan taciz ifşasının anonim hesaptan yapıldığı için inanmadığını beyan ediyor. Siz kadınların yaşadıklarını anlatması çok kolay sanıyorsunuz değil mi? Tabii bir kadının konuşmasının önemi yok, ama bir erkeğin susması sonucunda, o erkek muteber kabul edilir.

Ali Lidar, daha sonra, açıktan, anonim olmayan hesaplardan kadınların yaptıkları ifşalar sonrası, paylaşımını kaldırdığını ve (kendisinden daha az cinsiyetçi olmayan) yargıya intikal ettiğini ifade ediyor. Mesela Ali Lidar, Hasan Ali Toptaş’ı korurken nasıl bu kadar kendinden emin olabiliyor? Henüz olayın faili Hasan Ali Toptaş konuyla ilgili konuşmamışken. Cevabı basit: Erkeklerin susmasının bile kadınların anlattıklarından daha güvenilir olabildiği bir cinsiyetçilik, haddini bilmezlik ve saf tuttuğu erkek dayanışmasının kendisine sağladığı koruma kalkanı Ali Lidar’a bu özgüveni sağlayan. Bora Abdo’nun basbayağı, şüpheye mahal bırakmayan özür e-mailini, “Ben ona taksi parasını ödettiğim için özür diledim.” diyerek açıklaması da kadınların zekasına hakaret etme cesareti de o erkeklerin tuttuğu saflardan geliyor ve kadınların cevapları ile suratına çarpılıyor.

Bir de bu sorgulamaları ve “fikir beyanlarını” yapan erkekler kendilerini çok zeki sanıyor ama kadınlar bu cinsiyetçilikleri çok uzaktan tanır. Kadınların kendi hayatlarını korumak için verdiği evrensel hukuk mücadelesinin tam ortasındadır kadınların bilirkişiliği.

Kadınlar şiddete, tacize, tecavüze, iş yaşamında ayrımcılığa maruz kaldıklarında ve bu nedenle mahkemeye başvurduklarında karşılarına çıkan ve “itibarlı, konum ve köşe başı sahibi erkekler” olarak hepsinin kınadığı, eleştirdiği, “ben nerden bileyim sana gerçekten tacizde mi bulunmuş”, “kadın bunu ispatlaması gerekiyor”, “hani delilin nerede”, “ne malum sana karşı özellikle ayrımcılık olduğu” … diye soran savcı, hakim, bakan, siyasetçi erkekler ile bir farklarının olmadığını onlar ayırt edemiyor. Biz ise bu cinsiyetçi refleksleri yazdıklarının ilk kelimesinden tanıyabiliyoruz. Hayatı için mücadele etmek demek böyle bir şey çünkü.

Bir kadının bir erkeği ifşa etmesi kolay değil. Tıpkı, savcılığa gidip “Ben tecavüze uğradım.” demenin, mahkemede dayak yediğini, şiddeti anlatmanın, işyerinde ayrımcılığa maruz kaldığını açıklamanın kolay olmadığı gibi. Kadına inanmayan, delil, belge arayan, canından bezdiren, sesini çıkardığına bin pişman ettiren bir sistem varken karşımızda, hangimiz neyi, nasıl, hangi platformda anlatsın. “Ne malum?” soruları ile erkeklerin saf tuttuğu, bir erkeği ifşa etmenin, kendini de ifşa etmek olduğu bir düzende kim bilir kaç kadın hayallerinden, kararlarından vazgeçiyor, planlarını erteliyor, alanları erkeklere bırakıyor, hak ettikleri konumlardan sessizce çekilmek zorunda bırakılıyorlar ve erkeklerin şaibeli itibarları nesilden nesile aktarılıyor.

Bir kadın konuştuğunda, kadına inanmamayı değil inanmayı, sesine kulak vermeyi seçin, şüphenizi iktidar sahibi itibarlıya, ezme gücü ve kudreti olana yöneltin. Kadınların maruz kaldıkları, eşitsiz, ayrımcı davranışlar, taciz, şiddet duruncaya, cinsiyet politikasına dair paradigma değişikliği yaşanıncaya kadar kadınlar konuştuğunda beyanlarını esas almaya, erkeklere şüphe ile yaklaşmaya devam edeceğiz.

Hasan Ali Toptaş a.k.a “Eril fail”: Bir tipoloji

Hasan Ali Toptaş’ın yüksek fikirleri bir iki dakikalık bir video olarak (TRT-2’ye verdiği röportajın bir kısmı olduğu görülüyor) sosyal medyada viral olduğunda, tercüme metinleri dikkate almadan önce çevirmenin doğum tarihine baktığını söylemesiyle bizleri önce bir afallattı (“Yeni nesil tercümanlar pek iyi çeviri yapamıyormuş.”). Sonrasında birkaç kadının Toptaş’ın tacizlerini ifşa etmesiyle birlikte, bu erkek yazarımızın doğum tarihlerine sadece çeviri bağlamında bakmadığını, adeta bir avlanma örüntüsü içinde (genç) kadınları, çoğu örnekte “doğum tarihlerine bakarak” taciz ettiğini öğrendik. Daha doğrusu, bazı çevrelerin zaten bilip ses çıkarmadığı bu gerçeği, şimdi cesaretle konuşan kadınlar sayesinde daha fazla kişi öğrenmiş oldu.

Anlıyoruz ki Toptaş’a göre genç kadınlar çevirmen olamaz ama taciz edilebilirler. Diğer yandan Toptaş gibi erkekler, mesele kadınlar tarafından dillendirilene kadar onları taciz ettiğinin farkında bile değildir (Tacizi ettiği kadın kendini banyoya kilitlediğinde tacizin taciz olduğunu asla fark etmemiş mesela). Müthiş olgun, gençleri hor görecek kadar kıdemli, Türkçe’nin yitirilmiş kelimelerine yeni nesillere akıl verecek kadar hâkim bu erkek yazarımız, her nasılsa 24 saat içinde, eril failliğin kelime anlamını, sonuçlarını, hukuktaki karşılığını filan hiç bilmeyen, adeta “masum” ama eril failliğin ne demek olduğunu da öğrenme sürecinde olan (şu koca yürekliliğe bakar mısınız, kadınlardan bile bir şeyler öğreniyor), yaptığının sorumluluğunu bir türlü almayan bir “haşarı oğlan çocuğuna” dönüşüverdi. Ve bu değişim kelimenin tam anlamıyla 24 saat içinde gerçekleşti.

Ana hatlarıyla baktığımızda, Toptaş’ın kadın okurlarına, genç kadınlara, genel olarak kadınlara yönelik bakış açısında, onları hedef alma biçiminde, hedef almak için geliştirdiği yöntemlerinde, son olarak da “her şeyden habersizdim” temalı savunmasında belirgin bir örüntü olduğunu kolayca görebiliyoruz. Bu örüntü, kültür alanında, özellikle iktidar-sermaye ilişkilerinin yoğunlaştığı, saygınlaştırıcı-tapınıcı bir hayranlık/saygı hiyerarşisiyle daha da güçlenen pozisyonlarda bulunan erkeklerin (yazar, senarist, yönetmen, patron, oyuncu, yayınevi sahibi) tipolojisini çizen, somut örneklerini de hem burada hem dünyada gördüğümüz bir örüntü.

Bu örüntünün temelindeyse, kendini suçtan azade gören bir yaklaşım var. Çünkü kimse, binlerce kişinin hayran olduğu bir yazarı, yayın politikasının geleceğini belirleyen bir yayınevi patronunu, çok başarılı bir oyuncuyu ya da yönetmeni, herhangi bir suçtan yargılamayacaktır. Hukuk da kimmiş! Adalet de neymiş! İnsan hakları ve insanın onuru onun kaleminden, yüksek fikirlerinden, hayranlarının budalaca savunularından üstün müymüş! Hele ki konum olarak ondan çok daha dezavantajlı olduğu bilinen kadınlara karşı işleyeceği herhangi bir suçtan onu, o yüce erkeği kim nasıl yargılasınmış! Hele ki tacizin ifşası kadınlar için asla kolay bir şey değilken… Erkekler için, sicilleriyle birlikte büyüyen kariyerleri, saygınlıkları ne büyük ve sınırsız bir konfor alanı.

“Samimiyetle özür dileyenler”: Yeni nesil gaslighting (Kabul etmiyoruz, yemedik)

Hikayenin bu kısmında, Hasan Ali Toptaş, kendi kişiliğinden soyutlaştırdığı 3. tekil kişi karakteri olarak yarattığı “eril failliğe”, “ben yapmadım, eril fail yaptı” bahanesine sığınarak, istemeden, bilmeden zarar verdiği tüm kadınlardan samimiyetle özür diliyor.

Gerçekten faillerin failliği kınadığı tuhaf günlerden geçiyoruz.

Özür dilemek ve o yetmezse “samimiyetle” özür dilemek, ifşa edilen erkeklerin, artık geri dönüşü olmayan süreçlerin kurtarıcısı bir halkla ilişkiler çalışmasına dönüştüğünden, kabul etmiyoruz. İşlediğiniz suçların sorumluluğundan kurtulmak öyle kolay değil beyler.

Hayatın olağan akışında ortalama zekaya sahip bir bireyin, yaptığı davranışın anlamı ve sonuçlarını öngörme yetisi olmadığına inanmamız mümkün değil. Senelerce kalıplaşmış bir davranış biçimi ve erkekliğin ve ezebilme kabiliyetinin yarattığı konfor alanı ve bu konforun sağladığı avantajlar gün gibi açıkken, ismim ifşa edildi endişesi ile yapılan bir özür dilemenin samimiyet ve gerçek bir af talebi neresinde?

Hal böyle olunca, “hadi özür dileyeyim de kapatalım konuyu” demenizi, “davranışlarının sorumluluğunu minimum zararla kapatma” hevesi ile dilenen özürlerinizi kabul etmiyoruz. Kadınlara yaşatılan travmaların üzerinin Twitter’da iki satırlık samimiyetle özür kalıpları ile kapanacağını düşünmeyin. Bu özürler olsa olsa işlenen fiillerin kabul edilmesine dair başlangıçtır.

Taciz edilen, şiddet ve ayrımcılığa maruz kalan kadınlar, maruz kaldıkları travmalar nedeniyle nelerden vazgeçmek zorunda kaldılarsa, eşit derecede erkekler de kayıplar yaşadığında samimi bir özür ortamından bahsedebiliriz.

Bir diğer tipoloji: Apolojistler! (Hepiniz haksızsınız.)

Yüksek edebiyatımızda “büyük yazar” apolojisti örneklerine de bu son bir iki gündür yoğun bir biçimde rastladık. Nüfuzlu ve kıdemli tacizcinin yaslandığı dokunulmazlık, azadelik cüretinin ve kadınların tacize uğradıklarını dile getirme cesaretinin kırılmasının nedenlerini, apolojistlerin ifşa eden kadınları sorgulama biçimlerinde görebiliyoruz.

Erkek edebiyatımızda apolojist akımları:

1- Kanıtın neredeciler: Kadınların her şeyi göze alarak yaptığı ifşalarda en yaygın ve geleneksel reaksiyonlardan biri olan delil arayıcılar (dedektif çünkü kendileri), erkeklerin kadınları taciz ettiğini ve bu tacizin genellikle herkesin görebileceği şekilde yapılmadığını sanki hayatlarında ilk defa duymuş gibi davranmayı çok severler ve ekseriyetle erkek olurlar.

2- Şakacılar: Kadınlara yaşatılan cinsel şiddeti basit ve bön şakalarına bir çırpıda sığdırabilenler. Büyük şair (yazdığı dizeleri bir görmeniz lazım) Ali Lidar’ın ifşalara adeta inanamayıp, Twitter’a da bir sitem yollayarak yaptığı o akıl dolu şaka.

3- Benim yazarım/bizim oğlan bunu yapmış olamazcılar: “Bilirim iyi çocuktur” diyerek göğsünü siper etmelerden, bu kadar iyi bir yazarın “böyle şeyler” yapmasını aklı almayanlardan, en iyi sır saklayıcılık ödüllerine layık taciz (s)aklayıcı zümrelerin mensubu olmalara kadar uzanan geniş bir spektrumda varoluşlarını sürdüren konformist yaşam formları. Kendini mahkemelerde failler lehine tanıklık ederken bulanları da olmuştur (muhakkak).

4- Neden şimdiciler: En özgün soruların sorucusu o zeka küpü, o şüpheci erkek, bol akıl ve tabii ki sıfır empati:

5- “Kültürel lince” hayırcılar (çünkü onlar kültüre-sanata hepimizden çok değer veriyor, bizim aklımız ermeyebilir): Bu erkeklerin kültür-sanat aşkına akıl erdirmemiz çok zor. Tacizciler olabiliyor tabii, elbette eleştirebiliriz onları, peki ya linç etmek (linç kelimesinin anlamını kesinlikle bilmiyor bu arada)? Sınır çizmeye, had bildirmeye bayılan bu karar vericilerin kültür aşkı o kadar devleşir ki, bir ifşanın akabinde onlara şu aşağıdakileri yazdırabilir mesela:

6- Taciz karşıtı tacizciler: Büyük kısmı henüz ifşa edilmemiş olan “profeminist”-kadın düşmanı tacizciler. Ayna kullanmıyorlar ve sürekli tweet atıyorlar. Örnek vermek gerekirse: (M. Fatih Kutan’ın ifşa edildikten sonra sildiği tweet)

İfşa eden kadınlar: Sırayla birbirimizi dinleyeceğiz, birbirimizin yanında olacağız

Öte yandan ifşa eden ve ifşalara destek veren birçok kadın, Hasan Ali Toptaş’ın ifşasıyla başlayan ve başka erkeklerin ifşa edilmesiyle devam eden, Türkiye edebiyat-sanat topluluklarında gerçekleşen bu “#MeToo” akımına cesurca katılmaya, dayanışmaya devam ediyor.

Nüfuzlu erkeğin ismini vermenin ne kadar zor olduğundan, harekete geçmeden önce uzun uzun düşündüklerinden, anlatmadan önce de anlattıktan sonra da bu deneyimin onlar için farklı biçimlerde ne denli yıpratıcı olduğundan ve diğer kadınların onlara verdiği desteğin ve gördükleri benzer hikayelerin aslında güçlendirici de olduğundan bahsediyorlar. Ve yukarıda bahsedilen biçimlerde yargılanmayı göze alıyorlar. Yıllar önce yaşadıklarını anlatamayan kadınlar, başka kadınları dinliyor, kendi yaşadıklarını hatırlıyor ve bu sese ortak oluyor.

Gün Zileli’nin “kültürel linç” hassasiyetine ilişkin haklı bir soru:

Sıla Çetindağ’ın (@coanna) acar dedektiflerimize sorduğu çarpıcı ve çok haklı soru:

Ne yapacağız?

Hukuk sisteminin çalışmadığı, siyasetin hak ve özgürlüklerimizi elimizden aldığı bir coğrafyada, Twitter’da hemen hemen her gün bir isyan haline tanık oluyoruz. Binlerce tweet atılırsa tacizciyi tutuklarlar mı, tecavüzcüyü serbest bırakırlar mı telaşı içinde, sosyal medyayı duruşma salonlarına çevirdik. Sosyal medyanın yasaklanması çabaları da boşuna değil işte.

Bu ülkede yaşamak sadece cesaretli olmayı değil, aynı zamanda bazı konularda siyah beyaz seviyesinde kararlı olmayı, irade göstermeyi gerektiriyor belki de. Bu ifşalar bize bunu öğretmeli, bir tavır, yaşama biçimi inşa etmemize katkı sunmalı.

Tacizci, ayrımcı, mobbingci, şiddet içeren insanları hayatımızdan çıkarmayı, yakınımızda tutmamayı, yazdıklarını okumamayı, ürettiklerini paylaşmamayı, bulaştıkları her işten uzak durmayı, boykot etmeyi, toplumsal kınama reflekslerini oluşturmayı öğrenmeli, öğretmeliyiz. Çünkü kadınların hayatları, hayalleri, eşitlik çabaları, suç işleyen, haksızlık yapan, ezen bu insanların ürettiklerinden bin kat daha değerli. Ve biz bu değeri inşa ettikçe, kadınlar daha çok konuşacak, sessizliği kıracak, karşı çıkacak, hayır diyecek.

Yayınevlerinin tutumu

Yayınevlerinin son birkaç günün ifşaları karşısında aldığı tutum, Everest Yayınları özelinde bir parça yavaş bulunsa ve buzdağının görünen kısmına dair olduğu çok belli olsa da, olumlu olarak değerlendirilebilir. İletişim Yayınları, Doğan Kitap, Notabene Yayınları, Ayrıntı Yayınları, İthaki Yayınları, İnkılap Kitabevi, Hep Kitap gibi yayınevleri ve Yayıncılar Birliği kadınların tacize karşı yükselttiği bu mücadeleye destek mesajları yayınladılar. İletişim Yayınları Bora Abdo’yla, Everest Yayınları da H.A.T. ile çalışmayacağını duyurdu.

Hasan Ali Toptaş’ın ifşa edilmesini, yayınevleriyle ilişiğinin kesilmesini, bir ödülünün geri çekilmesini “cadı avı” (inanılmaz politik ve ironik bir cümle-içi kullanım örneği), “kültürel linç”, “kültürümüz çoraklaşacak eyvah” gibi son derece “vizyoner” ifadelerle değerlendirenler için bir parantez açmak gerekir.

Hiçbir yayınevi, bir tacizciyle çalışmak zorunda olmadığı gibi, kurumların mobbing, taciz ve kötü muamele gibi vakalarda işten çıkarma, yaptırım uygulama gibi politikaları olabilir ve tacizin önlenmesi için bu politikalar zaten mutlaka olmalıdır. Türkiye’de yürürlükte olan iş kanunlarına bile güvenebilirsiniz bu konuda. Dünyada bu yöndeki değişim kadınların mücadelesiyle birlikte devam ederken, siz kültürel kaygılılar da bunu bir ucundan yakalamalıydınız belki.

Ama en önemlisi, empatiyi hangi tarafla kurduğunuz sizin “linç” anlayışınızı belirleyen asıl şey. Sizler muteber bir erkek yazarın ifşa edilişinin ikinci gününde karşılaştığı en doğal, doğru, hak temelli ve insan onuru icabı uygulanan yaptırımları “linç” olarak algılıyorsanız, dönüp kendinize bakmalı, hem linç kavramını doğru kullanmayı, hem de failden önce fiile maruz bırakılan kişinin tarafında yer almayı öğrenmelisiniz. Ya da bunu kadınların mücadelesi size öğretecektir ve belki bu kez had bilen siz olacaksınızdır.

Tacizciler, gelecekte karşı karşıya kalacakları yaptırımları, dışlanmaları kendileri düşünsün. Mesela taciz etmeden önce. Çünkü belli ki kadınlar, insanların tacize sessiz kalmadığı, itiraz ettiği ve öncelikle kadınların birbiriyle tacize karşı dayanışma gösterdiği başka bir kültür, başka bir toplum talep ediyor. Ve farkındasınızdır ki, bunu acilen talep ediyorlar. Ve bu kültürü besleyecek, boğucu ıssız adam hikayeleri anlatmayan, son derece yaratıcı, kalemi güçlü, kafası net, öfkesi daim birçok kadın yazar, yönetmen, üretenimiz var. Okumanız, izlemeniz, takip etmeniz tavsiye olunur.

Tacizcinin akıbeti bir zahmet tacizcinin sorunu olsun.

İfşa edilen erkekler (Liste sürekli güncelleniyor…)

Benim de ismim var mı diye yürekleri ağzına gelen erkekler, hayatınızı kolaylaştırmak istedik ve bir liste hazırladık. Adı listede olmayanlar, sakın derin bir nefes alıp arkanıza yaslanmayın, her an bu listede olabilirsiniz. Ben ne zaman bu listeye girerim, girer miyim acaba diye düşünüp durun, biraz da sizin uykularınız kaçsın!

(Liste yazının yazıldığı tarih itibariyle günceldir. Eksik isimleri tamamlamak için yorumlarda buluşalım)

Hasan Ali Toptaş

Bora Abdo

Ali Lidar

Hüseyin Kıran

Metin Üstündağ

Vedat Özdemiroğlu

M.Fatih Kutan

Ümid Gurbanov

Mustafa Orman

Süha Oğuzertem

Refik Tabakçı

Çağdaş Erdoğan

Nevzat Çelik

Korhan Gümüş

Aydın Selcen

Mustafa Preşeva

Ali Şimşek

Biray Dalkıran

Onur Koca

Levent Karataş

Aytaç Ars

Osman Çakmakçı

“Artun” mahlaslı Twitter kullanıcısı (@kafamdurdu)

Kirkor Narsistyan mahlaslı Twitter kullanıcısı (@bunsenbeki)

Kaynak: Çatlak Zemin

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Hasan Ali Topbaş / ifşa / taciz /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.