komun

Paris Komünü 150 yaşında – Alex Lantier

Sol Defter- Haber - 22 Mart 2021 - Dünya Solu / Teorik Tartışmalar

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail
wsws.org
150 yıl önce, 18 Mart 1871’de, Paris’in işçi sınıfı semtleri, Fransız ordusunun Paris Ulusal Muhafızları’ndan topları çalmasını önlemek üzere ayaklandı. Bir hafta sonra Paris Komünü’nün oluşmasına yol açacak olan bu ayaklanma, dünya ölçeğinde tarihsel önem taşıyordu. Tarihte ilk kez, işçi sınıfı iktidarı almış ve bir işçi devleti kurmuştu.

Askerler subaylarının ateş açma emirlerini reddederek Parisli işçilerle kardeşleşirken, Adolphe Thiers’in Fransız hükümeti, panik içinde Paris’ten Versay’a kaçtı. Paris halkının silahlanması ve Thiers hükümetinin şehri terk etmesiyle, iktidar işçilerin eline geçti.

Chaussée Ménilmontant’daki bir barikat, 18 Mart 1871

26 Mart’ta, Komün seçimleri düzenlendi. Komün, Fransız kapitalist rejiminin yaratmış olduğu devasa düzeydeki toplumsal eşitsizliği azaltacak ve Fransa ile Avrupa emekçilerini kendi safında toplayacak kanunları uygulamaya koydu.

Thiers hükümetinin buna verdiği tepkinin acımasızlığı, mali aristokrasinin kendi sınıf egemenliğine karşı hissettiği ölümcül tehditle doğru orantılıydı. İki aylık bir hazırlıktan sonra Thiers, Komün’ü ezip Paris’i kana boğmak üzere bir ordu kurdu. 21-28 Mayıs 1871’de, meşhur Kanlı Hafta’da, Versay ordusu, ağır toplar kullanarak Paris’e şiddetli bir şekilde hücum etti; Komün için savaştığından ya da ona sempati duyduğundan şüphelendiği erkek, kadın ve çocukları ayrım gözetmeksizin katletti.

Yaklaşık 20.000 Parisli yargısız idam edildi; 40.000 kişi Fransa’da hapsedilmek veya Fransız Guyanası ve Yeni Kaledonya’daki sürgün yerlerine sınır dışı edilip zorla çalıştırılmak üzere Versay’a yürütüldü.

Kanlı Hafta’dan sonra Rivoli Caddesi

Komün, çok kanlı bir bedel ödeyerek, uluslararası işçi sınıfına iktidar uğruna mücadelede paha biçilmez bir deneyim sundu. Vladimir Lenin ve Lev Troçki önderliğindeki Bolşevikler, Rusya’da 1917 Ekim Devrimi’ne ve işçi sınıfının iktidarı almasına hazırlanırken yorulmak bilmeksizin bu dersler üzerine çalıştılar. Bugün, devasa toplumsal eşitsizliğin, polis devleti militarizminin ve çağdaş kapitalizmin tiksindirici mali spekülasyonlarının ortasında, bu dersler hiç olmadığı kadar günceldir.

Bilhassa Karl Marx, Paris Komünü’nün derslerini çıkardı. Marx, Komün kurulduğu sırada Uluslararası İşçiler Birliği adına dünya proletaryasına hitaplarında, “cennetin fethi” olarak övdüğü Komün’ü savundu. Fransa’da İç Savaş adıyla toplanan ve Avrupa genelinde yayımlanan bu konuşmalar, Marx’a Fransa’da ve uluslararası ölçekte işçilerin kalıcı desteğini kazandırdı.

Fransa’da sınıf mücadelesi ve maddeci tarih anlayışı

Marx’ın ve büyük yoldaşı Friedrich Engels’in Komün’e dair analizi, maddeci tarih anlayışının geliştirilmesiyle bağlantılı otuz yıllık teorik öngörünün ürünüydü. 1844’te Marx, insanlığın kurtuluşunda proleter devrimin öncü rolüne şöyle işaret etmişti: “Bu kurtuluşun beyni felsefe, kalbi proletaryadır.” 1847’de Marx ve Engels tarafından yazılan Komünist Manifesto, şu ünlü açıklamayla başlıyordu:

Bugüne kadarki bütün toplumların tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir. Özgür yurttaş ile köle, patrisien ile pleb, baron ile serf, lonca ustası ile kalfa, sözün kısası ezen ile ezilen sürekli karşı karşıya gelmişler[dir]… Bununla birlikte dönemimizin, burjuva döneminin, ayırt edici bir özelliği vardır: Sınıf karşıtlıklarını yalınlaştırmıştır bu dönem. Bütün bir toplum iki büyük düşman kampa, birbiriyle doğrudan doğruya karşı karşıya gelen iki büyük sınıfa, yani burjuvazi ile proletaryaya her geçen gün daha fazla bölünmektedir. [1]

Komünist Manifesto, 19. yüzyılın ilk büyük toplumsal patlamasının öngününde yayımlanmıştı: Almanya, Avusturya, Fransa ve başka yerlere yayılan 1848 devrimi. O yıl Paris’teki ayaklanma, Fransız Devrimi’nden sonraki Napolyon Savaşları’nda Fransa’nın yenilgisiyle iktidara gelen kralların sonuncusunu devirdi. 18. yüzyılın sonundan ve 1789 Fransız Devrimi’nden beri ilk kez, Fransa’da yeniden Cumhuriyet ilan edildi.

Karl Marx (1818-1883)

1848 devriminin 18. yüzyıldaki büyük öncelinden neden bu kadar farklı geliştiğini, yalnızca Marksist bir analiz açıklıyordu. 1789 devriminden sonra iktidara gelen Jakobenler –feodal mülk sahiplerini mülksüzleştirir, mutlak monarşiyi ortadan kaldırır ve Birinci Cumhuriyet’i kurarken– kendilerini bağımsız zanaatkârlara, baldırı çıplaklara (sans-culottes) dayandırmışlardı. 1848’de İkinci Cumhuriyet ile iktidarı alan liberal burjuvazi ise yeni sanayi proletaryası ile ölümcül bir çatışma içine girdi.

Haziran 1848’de İkinci Cumhuriyet, işsizlere iş sağlamak için kurulmuş olan Ulusal Atölyeleri kapatmaya kalkışınca, Paris’teki işçiler yoksulluk ve açlık anlamına gelen bu politikayı durdurmak için sokaklara döküldüler. Buna karşılık, General Eugène Cavaignac, Haziran Günleri’nde gerçekleştirilen kanlı baskı sırasında orduya ve güvenlik güçlerine önderlik etti. 3 binden fazla işçi öldürüldü, 25 bin kişi gözaltına alındı ve 11 bin kişi ya hapis ya da sürgün cezasına çarptırıldı. İkinci Cumhuriyet o kadar gözden düşmüştü ki, 1851’de Napolyon’un yeğeni Louis Bonaparte, bir darbeyle iktidarı alabildi; İkinci İmparatorluk’u kuran Bonaparte, III. Napolyon adını aldı.

1848-1851 devrimlerini geliştikleri sırada analiz eden dâhice eserler yazan Marx, bu büyük mücadelenin en önemli sonucunu çıkarmıştı. Louis Kugelmann’a mektubunda şöyle yazıyordu:

18 Brumaire’in son bölümüne bakarsan, Fransız Devrimi’nin bir sonraki girişiminin, bugüne kadar olduğu gibi bürokratik-askeri mekanizmayı bir elden bir başkasına aktarmaya yönelik değil, onu parçalamaya [italik harfler Marx’a ait; özgün metinde zerbrechen] yönelik olacağını ve bunun, kıtadaki her gerçek halk devriminin ön koşulu olduğunu söylediğimi görürsün. [2]

Paris Komünü ve Kanlı Hafta

Komün, Fransa’daki bir sonraki büyük devrimci girişim, III. Napolyon’un Temmuz 1870’te Prusya’ya açtığı savaştan doğdu. Bu savaş, ülke içinde artan sınıf mücadelelerini bastırarak ve Prusya’nın Almanya’yı birleştirme hamlelerini engelleyerek Fransız emperyalizminin dünya konumunu korumayı amaçlayan canice bir serüvendi. Doğrusu, sadece altı ay önce, Ocak 1870’te, Prens Pierre Bonaparte’ın sol görüşlü gazeteci Louis Noir’ı vurup öldürmesinden sonra, Noir’ın cenazesine katılan 100 binden fazla kişinin protestosu Paris’te bir ayaklanma girişimine dönüşmüştü.

Fransa-Prusya savaşı, İkinci İmparatorluğu alaşağı etti. Sayıca fazla olan, topçu ve lojistikte üstünlüğü olan ve beceriksiz bir lider tarafından yönetilen Fransız ordusu, aşağılayıcı bir yenilgiye uğradı. III. Napolyon, 2 Eylül’de Sedan’da esir düştü ve Prusya ordusu kuzey Fransa’yı işgal etti. 4 Eylül’de, Paris’teki protestoların ortasında, Üçüncü Cumhuriyet ilan edildi. Thiers, Jules Favre ve General Louis-Jules Trochu gibi liberaller ve Bonapartçı burjuva figürlerin önderliğinde bir Ulusal Savunma Hükümeti kuruldu. 17 Eylül’de Prusya ordusu Paris’i kuşattı.

Adolphe Thiers (Fotoğraf: Nadar)

Burjuvazi bir kez daha hem demokrasiye hem de halkın savunulmasına düşman olduğunu kanıtladı. 28 Ekim’de, doğudaki Fransız ordularının komutanı, General François-Achille Bazaine, Metz’teki kısa bir kuşatmanın ardından birlikleriyle daha küçük bir Prusya ordusuna teslim oldu. Cumhuriyetçiliğe ve demokratik ilkelere olan nefreti iyi bilinen Bazaine, her yerde ihanetle suçlandı. Yeni Cumhuriyet’in kuşatılmış başkenti Paris’teki durum giderek daha umutsuz hale geliyordu.

Silahlanan ve Ulusal Muhafız birliklerini kuran Paris halkı, 26 Ocak 1871’de ateşkes imzalanana kadar yaygın açlığa katlandı. Sefiller’in yazarı, meşhur romancı Victor Hugo, Cumhuriyet kurulduktan sonra Paris’e dönmüş ve kuşatmayı yaşamıştı. Hugo, şu satırlarında, egemen seçkinlere yönelik yaygın öfkeyi dile getiriyordu: “Paris, saldırganlarının olduğu kadar savunucularının da kurbanı oldu.”

Sınıf çatışmasının, Fransız ve Alman burjuvazileri arasındaki ulusal çatışmadan çok daha güçlü ve temel olduğu kanıtlandı. Prusya ile bir ateşkesi müzakere eden Thiers de Bazaine gibi asıl olarak devrimi önlemeye odaklandı. Prusya ordusu ise, Şanzelize (Champs-Elysées) Bulvarı’nın üç günlük kısa bir işgali dışında, özellikle doğu Paris’in yoğun nüfuslu, silahlı işçi sınıfı semtlerinden kaçınarak, titizlikle Paris şehir sınırlarının dışında tutuldu. Hem Fransız hem de Prusyalı egemen sınıflar, her şeyden önce, Parisli işçileri silahsızlandırmak için her şeyi göze almıştı.

18 Mart 1871 ayaklanması, Paris işçi sınıfının, Thiers’in Ulusal Muhafızlar’ın toplarını ele geçirerek işçileri ilk silahsızlandırma girişimine verdiği kendiliğinden tepkiydi. İşçiler askerlerle kardeşleştiler. Haziran 1848’deki kanlı baskıya yardımcı olmuş iki general, Clément Thomas ve Claude Lecomte, askerlere, işçilere ateş açma verip başarısız oldular. Generaller tutuklanıp vuruldu. Aynı gün Thiers, Paris’ten Versay’a kaçtı.

Ordunun 18 Mart 1871’de ele geçirmeye çalıştığı, Komüncüler tarafından Paris’teki Montmartre tepesine taşınan toplar.

Komün ve Ulusal Muhafızlar Merkez Komitesi seçimleri ilçe bazında düzenlendi ve işçi sınıfı bölgelerine ezici bir çoğunluk verdi. Bu kurullar, işçi iktidarının organları olarak ortaya çıktı. Zengin batı bölgeleri tarafından seçilen Komün ve Ulusal Muhafız Merkez Komitesi üyeleri, bu iki organın toplantılarına katılma zahmetine girmediler. Marx, Fransa’da İç Savaş’ta, yeni işçi devletinin doğasını şöyle açıklıyordu:

Komün, Paris’in farklı ilçelerinde genel oy hakkı aracılığıyla seçilen belediye meclisi üyelerinden oluşmuştu. Sorumluydular ve her zaman görevden alınmaları mümkündü. Doğal olarak, çoğunluğu işçiler ve işçi sınıfının kabul görmüş temsilcileri oluşturuyordu. … O ana dek devlet iktidarının bir aleti olan polis, hemen, tüm siyasal özelliklerinden arındırıldı ve Komün’ün, ona karşı sorumlu ve her zaman görevden alınabilecek olan bir aletine dönüştürüldü. Devlet yönetiminin tüm diğer dallarındaki memurlar için de aynısı geçerliydi. Kamu hizmeti, tepedeki Komün üyelerinden başlayarak, işçi ücretleri karşılığında yapılmak zorundaydı. Devletteki yüksek makam sahiplerinin kazanılmış hakları ve temsil ödenekleri, bu makam sahipleriyle birlikte ortadan kalktı. [3]

Komün, Fransa ve Prusya orduları tarafından kuşatılırken, sosyalist ve demokratik politikalar geliştirdi. Bir asgari ücret belirledi, işçiler için belediye kantinleri kurdu ve yoksul ailelere boş apartman daireleri verdi. Kuşatma nedeniyle iflas eden küçük işletmelere ve kiracılara, bankalar ve ev sahipleri zararına borç affı sağladı ve işçilerin tefecilerden değerli eşyalarını geri almalarına izin verdi. Basın özgürlüğünü güvence altına aldı, medeni birlikteliği tanıdı, eğitimi laikleştirdi ve erkekler ile kadınların eşit işe eşit ücret almasını savundu.

Komün hiçbir milliyet ayrımı yapmadı ve açıkça işçi sınıfının uluslararası birliğini savundu. Marx’ın yazdığı gibi:

Komün, tüm yabancılara, ölümsüz bir dava için ölme onurunu kazanma olanağını sundu. Burjuvazi, kendi ihaneti nedeniyle kaybedilen dış savaş ile yabancı istilacıyla birlikte komplo kurarak başlattığı iç savaş sırasında, Fransa’daki Almanlara karşı polis takipleri örgütleyerek yurtseverliğini göstermeye zaman bulabilmişti. Komün, bir Almanı [Leo Frankel] kendi çalışma bakanı yaptı. … Komün, Polonya’nın kahraman evlatlarını [General J. Dabrowski ve General W. Wróblewski], onları Paris’in savunmasının başına getirerek onurlandırdı. [4]

Komüncüler, Vendôme Sütunu’ndan devrilen Napolyon heykeliyle poz veriyor

Eşitlik için savaşan proleter Komün ile kapitalist ayrıcalığı savunan Üçüncü Cumhuriyet arasında korkunç bir çatışma çıktı. Prusya ile müzakere eden Thiers, Komün’ü ezmek için, esir alınan ve çoğunlukla kırsal bölgelerden toplanan Fransız askerlerinden bir ordu kurmaya yetecek kadarını serbest bıraktırmak için hararetli bir şekilde çalıştı. Paris’ten Versay’a kaçan zengin ailelerin çocukları tarafından çift tayın alkol verilen ve takviye edilen bu kuvvet, sonunda Mayıs ayında saldırıya geçmeye hazırdı.

21 Mayıs’ta şehir surlarının zayıf bir şekilde savunulan bir bölümünü ele geçiren Versay ordusu, bir haftalık korkunç katliam sırasında Komün’ü kırıp geçirdi. Paris’i ağır toplarla bombalayarak doğuya, işçi sınıfı semtlerine doğru ilerledi ve Komüncülerin Paris sokaklarına kurdukları barikatları yıktı. Thiers, 24 Mayıs’ta Ulusal Meclis’te yaptığı konuşmada, “Sağanak gibi kan döküyorum” diyerek Üçüncü Cumhuriyet’in politikası hakkında hiçbir şüpheye yer bırakmadı.

Komün savaşçıları yakalandıklarında vuruldular veya sayıca çok fazlalarsa idam için başka bir yere gönderildiler. Monceau ve Lüksemburg Bahçeleri, İtalya Meydanı, Askeri Okul ve Père Lachaise Mezarlığı gibi tanınmış turistik yerler dahil olmak üzere toplu katliamlar için kullanılan açık hava alanlarının etrafındaki sokaklar kan kırmızıydı. İdam mangaları ve makineli tüfekler hiç durmadılar. Bazı tutsaklar vurulmadan önce kendi mezarlarını kazmaya zorlandılar. Kadın, erkek, diğer Komüncüler de vuruldu veya süngülendi; çıplak soyulup halkı terörize etmek için sokaklara atıldı.

Komüncülerin vuruluşu, 1871

Zenginler ölüm saçan bir taşkınlığa tutuldular. Le Figaro şöyle yazıyordu: “Paris’i son 20 yıldır yiyip bitiren ahlaki kangreni iyileştirmek için hiçbir zaman böyle bir fırsat çıkmamıştı. … Haydi, iyi insanlar! Demokrat ve sosyalist haşaratın işini bitirmemize yardım edin.”

Mali aristokrasi açısından bu, işçi avı sezonuydu. Basında, kadın Komüncülerin benzinle evleri ateşe verdiğine dair çılgın söylentiler yayılırken, elinde yakıt bulunan her işçi sınıfı kadını tehlikedeydi. Ölen kocalarını yakmaya çalışan veya yemek pişirmek için zeytinyağı satın aldıktan sonra yakalanan kadınlar öldürüldü. Varlıklı kalabalıklar, vurulmadan önce Komüncüleri dövüyor ya da Komüncü kadınları ve çocukları öldürmekle övünen askerlere para veriyorlardı. Tarihçi John Merriman, Paris Komünü üzerine 2014 tarihli Massacre adlı kitabında şunları yazar:

İnsanlar soyuldu ve geri tepen bir tüfeğin omuzlarda bıraktığı izler kontrol edildi. Herhangi bir iz bulunanlar derhal vuruldu. “Perişan” görünen, kötü giyinen ve zamanlarını anında gerekçelendiremeyen veya “uygun” bir işte çalışmayan erkeklerin, özel yetkili bir mahkeme önündeki kısa süreli kendini savunma fırsatından sağ kurtulma şansı çok azdı.

20 bin Parislinin Fransız ordusu tarafından vurulmasının ardından 40 bin kişi de yargılanmak üzere yiyeceksiz ve susuz olarak Versay’a yürütüldü. Yolda, memurlar ve gardiyanlar, sona kalanları veya diğer mahkûmları istedikleri gibi vurdu. Yaklaşık 11 bin kişi zorunlu çalışma kamplarına gönderildi.

Mayıs 1871’deki Kanlı Hafta sırasında öldürülen Komüncülerin André-Adolphe-Eugène Disdéri tarafından çekilen fotoğrafı

Tanınmış edebiyat eleştirmeni Edmond de Goncourt, günlüğünde Kanlı Hafta’ya dönüp baktığında, 31 Mayıs 1871’de egemen seçkinlerin ölümcül hesaplarını şöyle anlatıyordu:

Ne uzlaşma ne de pazarlık olması iyi. Çözüm acımasızdı. Salt güçle başarıldı. … Çözüm, Komüncülerin kanıyla hâlâ savaşabildiğini öğrenen orduya olan güveni yeniden sağladı; böyle bir tasfiye, nüfusun savaşçı kesimini öldürerek, bir sonraki devrimi bütün bir nesil için erteliyor. Devlet şimdi yapmaya cesaret ettiği her şeye cesaret etmeye devam ederse, eski rejimin önünde 20 yıllık barış ve sessizlik var.

Büyük Marksistler, işçi sınıfının çıkarları açısından bu yıkıcı deneyim üzerine derinlemesine çalıştılar. Bu, devrimde yenilginin korkunç sonuçlarına dair unutulmaz bir ders oldu. Bu deneyim, burjuvazinin kendi egemenliğine yönelik her türlü tehdide verdiği tepkinin gaddarlığını; bu tehditlere karşı şehirleri, bütün ülkeleri ve hatta dünyayı yok etmeye hazır olduğunu göstermişti. İşçi sınıfının, ayrıcalıklı azınlığın karşıdevrimci şiddetini bastırma zorunluluğu, devlet iktidarını almak ve elinde tutmak için kıyasıya kararlı eylemi gerektiriyordu.

Tarihte Paris Komünü

Komün’ün bütün ülkelerdeki işçi sınıfı açısından doğurduğu temel sorun, devrimci önderliğinin inşasıdır. Bundan yüzyıl önce Troçki, Rus İç Savaşı’na yönelik emperyalist müdahaleye karşı genç Sovyet cumhuriyetinin mücadelesine önderlik ederken, “tüm Komün tarihinin her bir sayfasında bir tek ders buluruz: güçlü bir parti liderliği zorunludur” diye yazmıştı. Troçki, III. Napolyon düştüğünde Üçüncü Cumhuriyet değil de işçi sınıfı iktidarı ele geçirmiş olsaydı ne olacağı hakkında şöyle yazar:

Eğer devrimci eylemin merkezi partisi 1870 Eylül’ünde Fransa proletaryasının başında bulunsaydı, Fransa’nın tüm tarihi ve onunla birlikte insanlığın tüm tarihi bambaşka bir yön tutmuş olacaktı. Eğer iktidar 18 Mart’ta Paris proletaryasının eline geçtiyse, bu, iktidara tasarlanarak el konulmuş olması nedeniyle değil, düşmanlarının Paris’i terk etmesi nedeniyledir. … Fakat o, bu gerçeği ancak ertesi gün anladı. Devrim beklenmedik bir şekilde üzerine çökmüştü. [5]

Lev Troçki (1879-1940)

Komün, Marksist hareketin sağlam bir devrimci önderliğin siyasi ve teorik temelini geliştirdiği çok önemli bir deneyim sağladı.

Bu, en yüksek ifadesini, Ekim 1917’de iktidarı ele geçirmeye hazırlanan Bolşevik Parti’nin Komün deneyimini baştan sona yeniden çalışmasında buldu. Lenin, Devlet ve Devrim’de, Marx ve Engels’in devlet meselesine ilişkin yazılarını ve Paris Komünü’nün sağladığı kısa işçi iktidarı deneyimini ustaca gözden geçirdi.

Lenin, Marx ve Engels’in, devletin sınıfları uzlaştırmak için bir araç değil, sınıf çelişkilerinin uzlaşmazlığının ürünü olduğu sonucuna vardıklarını açıklıyordu. Hem devletin olmadığı ilkel toplumlara ilişkin antropolojik verileri hem de 1871’de kapitalist devlet ile Paris’in silahlı nüfusu arasındaki çatışmayı incelemişlerdi. Devlet, diye yazıyordu Engels, “artık halk ile doğrudan uyuşmayan ve kendisini bir silahlı kuvvet olarak örgütleyen bir kamu gücü” kurar. Şöyle devam ediyordu Engels:

Bu özel kamu gücü, sınıflara bölünmesinden beri halkın kendi kendine işleyen silahlı bir örgütlenmesi olanaksız hale geldiği için gereklidir… Bu kamu gücü her devlette vardır; yalnızca silahlı insanlardan değil ama aynı zamanda maddi eklentilerden, hapishanelerden ve her türlü ceza kurumundan oluşur… Bununla birlikte, devlet içindeki sınıfsal uzlaşmazlıkların keskinleştiği oranda güçlenir.

Paris Komünü deneyiminin ve büyük Marksistlerin bu devlet analizinin geniş kapsamlı sonuçları vardı. Kapitalist devleti sınıf çelişkilerini azaltmak, kalıcı barış ve refah sağlamak için kullanmayı uman reformist bir perspektif yanlış ve umutsuzca ütopikti. Bu, devlet iktidarının tüm biçimlerinin derhal tasfiye edilmesini talep eden, dolayısıyla egemen sınıfın karşıdevrimci şiddetine karşı bir işçi devletinin kurulmasına karşı çıkan anarşist perspektif için de geçerliydi.

Lenin, Marx’ın vardığı şu sonucu vurguluyordu: “işçi sınıfı, hazır devlet mekanizmasını öylece ele geçirip onu kendi amaçları için kullanamaz.” Bunun yerine işçi sınıfı, Parisli işçilerin 1871’de yaptıkları gibi kendi devletini inşa etmek zorundadır. Bu ise, her şeyden önce, işçi sınıfını siyasi ve tarihsel bilinçle ve devrimci bir politikayla donatmak üzere bir parti inşa etmek anlamına geliyordu.

Bu perspektif, 1917 Ekim Devrimi’nin ve devlet iktidarının Bolşevik Parti önderliğinde Çarlık otokrasisinden işçi iktidarı organları olan Sovyetlere aktarılmasının temelini oluşturur. Lenin, I. Dünya Savaşı katliamının ortasında Bolşevik Parti’yi iktidar mücadelesine götürmeye çalışırken, işçi devletinin kurulmasının bir dünya politikası olması gerektiğini ısrarla vurguluyordu. Marx’ın, Avrupa kıtasında gerçek bir devrim gerçekleştirmek için işçi sınıfının “bürokratik-askeri mekanizmayı” parçalamak zorunda olduğuna dair sözlerine değinen Lenin, şunları yazar:

Bugün, 1917 yılında, birinci büyük emperyalist savaş döneminde, Marx’ın [Avrupa kıtasına yönelik] bu sınırlaması geçerliliğini yitirmiştir. Geçmişte, militarizmin ve bürokrasinin bulunmaması anlamında, Anglo-Sakson “özgürlüğü”nün tüm dünyadaki en büyük ve son temsilcileri olan İngiltere ve Amerika, her şeyi kendilerine bağımlı kılan ve her şeyi baskı altına alan bürokratik-askeri kurumların tepeden tırnağa Avrupa damgasını taşıyan kirli ve kanlı bataklığına gırtlaklarına kadar batmış durumda. [6]

Lenin (1870-1924)

Paris Komünü’nden sonraki 150 yılda, işçi sınıfının Ekim 1917’deki gibi iktidarı ele geçirme fırsatının eksikliği çekilmedi. Mayıs 1968’de, Fransa’da 10 milyon fazla işçinin düzenlediği genel grev, çevik kuvveti yenilgiye uğratmış ve de Gaulle hükümetine diz çöktürerek işçi sınıfının devrimci kapasitesinden hiçbir şey yitirmediğini göstermişti. Daha yakın tarihte, 2011’de, Mısır işçi sınıfının devrimci seferberliği ve genel grevi, askeri diktatör ve emperyalizm yardakçısı Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’i alaşağı etti.

Ne var ki, Paris Komünü’nün gündeme getirdiği kritik siyasi perspektif ve önderlik sorunu varlığını koruyor. 1968’de, Fransız Komünist Partisi (PCF), devrimi önledi. Bir Stalinist parti olarak PCF, Ekim Devrimi’nin enternasyonalist perspektifini reddetmiş ve Sovyetler Birliği’nde Stalin’in ulusalcı “tek ülkede sosyalizm” perspektifinin haklı gösterdiği üzere, emperyalizmle uzlaşmayı kabul etmişti. Bu temelde, Mayıs 1968’de, işçi sınıfını Grenelle Anlaşması üzerinden Fransız kapitalist devletine bağladı.

Devrimci önderlik ve işçi iktidarı sorunları, 1991’de Stalinistlerin Sovyetler Birliği’ni dağıtmasından bu yana geçen on yıllarda bitmek bilmeyen emperyalist savaşlar, sosyal kemer sıkma programları ve mali aristokrasinin zenginleşmesi nedeniyle özel bir keskinlikle gündeme gelmektedir.

COVID-19 pandemisine verilen yanıt, kapitalist sistemi ifşa etmiştir. Trilyonlar zenginler için yapılan banka kurtarmalarına aktarılırken, sosyal mesafe ve virüsü kontrol altına alacak diğer önlemler için para olmadığı iddiasıyla, dünyanın en zengin ülkelerinde bile yüz binlerce insanın ölmesine izin verilmiştir. Günümüzün burjuva asalakları, Fransa’daki İkinci İmparatorluk dönemindekilerden daha az acımasız olmadıklarını, yalnızca daha yıpranmış olduklarını kanıtladılar.

Öte yandan, son yıllarda her kıtada sınıf mücadelesinde bir patlamaya tanık olunuyor. ABD’li emperyalist düşünce kuruluşu, Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS), şu anda gelişmekte olan küresel toplumsal protesto patlamasını inceleyen yakın tarihli bir raporunda şunları yazıyor:

Tarihsel olarak görülmemiş sıklık, kapsam ve boyutta küresel kitlesel protestolar çağında yaşıyoruz… Doğrusu, bunlar, 2009 ile 2019 arasında sıklığı yıllık ortalama yüzde 11,5 oranında artan, dünyanın her büyük nüfuslu bölgesini etkileyen on yıllık bir eğilim çizgisinin parçası. Son protestoların boyutu ve sıklığı, 1960’ların sonu, 1980’lerin sonu ve 1990’ların başı gibi tarihi kitlesel protesto dönemlerinin örneklerini gölgede bırakıyor.

Hindistanlı çiftçiler, devam eden protestoların 100. gününde Yeni Delhi yakınlarında bir otoyolu kapatıyor, 6 Mart 2021. (AP Photo/Altaf Qadri)

Sınıf mücadelesindeki uluslararası canlanmayı yönlendiren toplumsal sorunlar, iktidar uğruna sosyalist bir işçi sınıfı mücadelesi olmaksızın çözülemez. Bunlar, Paris Komünü deneyiminin ortaya çıkardığı tüm meseleleri yeniden gündeme getirmektedir. COVID-19 pandemisi şu konuda özellikle yıkıcı bir hatırlatma niteliğindedir: mali aristokrasinin hakimiyetindeki kapitalizm, reform çağrılarına tamamen kapalıdır. Fransız işçileri için 1871’de olduğu gibi, bugün ortaya çıkan alternatif de reform ya da devrim değil, sosyal devrim ya da kapitalist devrim şeklindedir.

İnsanlığın yaşam standartları, sağlığı ve hayatta kalması, her ülkede işçi sınıfının iktidarı ele geçirme mücadelesine bağlıdır. Bankaların diktatörlüğüne karşı, insanlığın servetini yaratan işçiler, kendi kaderlerini ellerine almalılar ve bunu yapmak için uluslararası devrimci bir önderliği ihtiyaçları var.

İşçilerin iktidar mücadelesine “proletarya diktatörlüğü” kurma girişimi olarak karşı çıkıp bu mücadeleyi reddedenler kuşkusuz olacaktır. Bu terimi, gerçekte otuz yıl önce, 1991’de Sovyetler Birliği’ni dağıtan ve kapitalist egemenliği restore eden Stalinist rejimin suçlarıyla yanlış bir şekilde ilişkilendirmek olağan hale gelmiştir. İşçi iktidarı uğruna mücadelenin bu karşıtlarına, Engels’in şu sözleriyle cevap verilebilir:

Şu söz, sosyal demokrat dar kafalıyı {Philister} yine iyileştirici dehşete düşürmüş durumda: Proletarya diktatörlüğü. Pekâlâ, beyler, bu diktatörlüğün neye benzediğini bilmek ister misiniz? Paris Komünü’ne bakın. Paris Komünü, proletarya diktatörlüğüydü. [7]

Dipnotlar

[1] Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto (İstanbul, Yordam Kitap, 2014), s. 37. Çeviren: Nail Satlıgan.

[2] Karl Marx, aktaran Vladimir İlyiç Lenin, Devlet ve Devrim (İstanbul, Yordam Kitap, 2016), s. 55. Çeviren: M. Halim Spatar ve Celal Üster.

[3] Karl Marx, “Fransız Üçlemesi” içinde Fransa’da İç Savaş (İstanbul, Yordam Kitap, 2016), s. 311. Çeviren: Erkin Özalp.

[4] Age. s. 318.

[5] Lev Troçki, “Paris Komünü Dersleri”, Çeviren: marksist.net.

[6] Vladimir İlyiç Lenin, Devlet ve Devrim (İstanbul, Yordam Kitap, 2016), s. 56.

[7] Friedrich Engels, “Fransız Üçlemesi” içinde Fransa’da İç Savaş (İstanbul, Yordam Kitap, 2016), s. 267.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Paris Komünü /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.